Ağustos 11th, 2011 / imre
Sana bir değil birçok mimik borçluyum
Kapının ardına saklanmış bir hayat
Yıkılıp gidiyor şimdi
Elleri ceplerinde bir çocuk
Desem ki soğuk ve beyaz ve idrar kokulu odalarda
Birimiz dökülen birimiz saklanan saçlara hasret
Çok gün geçirdik kanarak
Sen kah Kırgız oldun kah sarı benizli
Ben gözyaşlarını ucuca ekleyip gülen suratlar taktım
Kapı her kapandığında akıp gittiler
Çok gece vakti bir tramvay camında yüzüm
Öyle yabancı öyle yalancı
İnanmak zor okunsa da alın yazısı
Yanlış okunmuş olsun diye vapura atlar dalgalarda arardım
Gecenin derinleştiğini suyun koyuluğunda anlardım
Hükümet yasaklamıştı sigara tütmezdi
Sen burnumda tüterdin kimse fark etmezdi
Ah, onca dumanın arasında Üsküdar?ın ışıkları
Mezarlıklar ve camiler hep yolumu keser
Çok düşünceli bir hayalet olarak geçerdim
Spotçular ve esmer vatandaşlarımız beni bekler
Sağlam bir ciğer gereklidir
Üsküdar?da oturmak yokuşu göze almaktır
Tıpkı yaşamak gibi
Bizim yokuşumuz çok dikti
Misafirlerimiz ilk beş dakika konuşamazdı
Bizim hayatımız daha dikti
İzleyenler epeyce suskun kaldı
Yeşil bordo siyah
Hıçkırığın rengi olurdu
Sensiz
Beyazlığına sarılırdım paşanın
Gözlerimi koklayarak uyuturdu beni
Yeniden başlasın diye yolculuk
Haziran 28th, 2011 / imre
Tanrının ilk kelimeyi öğrettiği günden beri
Bir kutu var
Unutulan kelimelerin saklandığı
Ne zaman gönlü tarumar
Bir aşık göçse
Dünyadan
Bir kelime kaybolur
Tüm zihinlerden ve kağıtlardan
Fakirleştikçe
Gümüş katıyoruz altın sikkelere
Unutulanların yerini dolduramıyor uydurduklarımız
Bir anlaşılmama girdabında
Kalbin hissettiğini söyleyemedikçe
İsimsiz kalan her duygu
Dibe çekiyor
Aşkın kelimeleri tükeniyor
Dile değil tene düşüyor
Ve ten pörsüdükçe aşk tükeniyor
Son kelime unutulduğunda son aşık gittiğinde
Kopacak kıyamet
Unutulan kelimeler kutusu
Açılacak
Her şey ismine kavuştuğunda
Cennet
Şimdi ne kadar çabalasam boşuna
Açıldığında unutulan kelimeler kutusu
Anlatacağım aşkımı sana
27.06.2011
Haziran 9th, 2011 / imre
Haziran zor
Yasemin kokusu birtanem, bir türlü gitmez
Rüzgar eser bilirim ki yaseminler titrer
En canlı duygu gömülür
Hayat devam eder
Çünkü bize ait değildir
Adımı tamamlardı senin yanında olmak
Hala gülümserim toprağına diz çöktüğümde
En çok seni mutlu ederdi gülümsemem
Ben en çok seni mutlu etmeyi severdim
Yaseminin çiçekleri gülümser şimdi benim yerime
Dalları mezarını sarar
Güller boğulur ben eşlik ederim
Haziran hüznün en hazin halidir
Yasemin haziranın en tuhaf kokusu…
Haziran 5th, 2011 / imre
ağlamak isteyip de ağlayamamak özleyip de kavuşamamak kadar kötü…
Mayıs 8th, 2011 / imre
Kapitalizm vahşi falan değil, kibirli ve kaba. Onlara sorarsanız herkesin annesi var, babası var, sevgilisi var, var oğlu var… Herkes anne yahut baba, herkes eş yahut sevgili. Anne olmayan ya da annesi olmayan umurlarında değil. Özel günlerde bangır bangır bağıran siz ne kadar da strategic essentialist ve stratejiniz ne kadar da kaba!
Evladını kaybetmiş bir anneye günde yüzlerce kere oğlunun bu anneler gününde ve bir sonrakinde ve bir sonrakinde onu ziyarete gelemeyeceğini hatırlatmak hangi kelimeyle açıklanır? Anne/baba olmayı isteyen ama olamayacak olan birine ısrarla kavuşamayacağı o lezzeti sürekli övenlere neden şeytan demeyelim ki?
Hani aşk diye yedirmeye çalıştığınız piç dölleri* ile değil, gerçekten bağlı olduğunu kaybetmiş birinin gözüne yavşak ergenleri, ten yiyicilerin mayhoş bakışlarını sokmanız sizi iğrençleştiriyor ama umurunuzda mı ki?
Anneler gününde anne/si olmak bu kadar normalleştirilirse olmayanlar ne olacak? Kaybedenler ya da hiç sahip olamayanlar, olamayacak olanlar…
Yavrulamış bir kedinin anneliğini kıskanan insanlar tanıyorum. Anneler gününde evladının mezarını ziyaret edenler, oğlunu maça getiren babaları gördüğünde stadı terk edenler, ilkokulda annesine verilmek üzere yapılan resmi kime vereceğini bilmeyen çocuklar, annene ne hediye alacaksın dediklerinde dua edeceğini söyleyenler ve yaşıtlarından “oğlum/kızım bana bunu aldı” diye yükselen seslere boş gözlerle bakıp anneler gününü sadece bir petshop mağazasının kutladığı kişiler…
Biz bayramlarda ilk önce çocukları olmayan yaşlıları ziyaret edip, yalnızlıklarını hissettirmemeye çalışan insanlar değil miydik? Ne zaman bu kadar düşüncesiz olduk?
*Ey aşk /.. ve ey aşk mı dedin../
Onlar küçücük küçücük gördü sana seslenenleri
Gücendirilmiş gibi kayboldun
Yerine piç döller yolladın
Cahit Zarifoğlu
Mart 31st, 2011 / imre
Sadece geceleri öten bir kuş var, hiç görmesem de eminim ki minik bir kuş. Gündüzün karmaşasıyla baş edemeyecek kadar naif, derdi ancak geceye sığacak kadar ağır. O ufak bedene, ağır yüküne rağmen hala kıpır kıpır, hala mütebessim…
Ötüşü öyle güzel ki; hüzünlü bir hikaye anlatır gibi. Bazen sabaha karşı oturur dinlerim onu; cıvıltılı sesiyle anlattığı hüzünlü hikayeleri. Sonra dur derim, ben de sana hüzünlü bir hikaye anlatayım. Saklandığı daldan bana bakarak dinler, sonuna geldiğimde susar, hiçbir şey söylemeden uçar gider. Ertesi geceye kadar kimse öttüğünü duymaz.
O gecekuşudur çünkü her gece ona, anlattıklarından daha hüzünlü bir hikaye anlatan çıkar ve o, bu hikayeyi seher yeline yetiştirmeye gider. Acelesi olduğu için mi susar, yoksa söyleyecek söz mü bulamaz kimse bilmez. Seher yelinin neden serin olduğunuysa yalnız o hikayeleri anlatanlar bilir, bir de gecekuşu…
Mart 23rd, 2011 / imre
geçen gün bir arkadaşa rastladım yolda. bana sarılırken “ne kadar oldu görüşmeyeli?” diye sordu. düşündüm, en son senin cenazende görmüştük birbirimizi. uzun süredir görüşemiyor olmamız kadar, hatta belki daha çok, bu süreyi ölçmemin istenmesi üzdü beni.
ne kadar zaman geçtiğinin hatırlatılmasını sevmiyorum, çünkü aynı zamandan bahsetmiyoruz. başkalarının bir yıl dediği ile benim bir yılım aynı değil, seninle geçen bir gün ile sensiz geçen bir gün aynı değil. dünyanın kendisinin ve güneşin etrafında dönerken geçirdiği süre önemli değil benim için, sadece hayatımı idame ettirmek için mecburen kullandığım bir zaman bölümlemesi. benim için dün, bugün ve yarın var… dün; senin gittiğin zaman, bugün sensiz geçirdiğim zaman ve yarın birlikte olacağımız zaman…
zamanı saatler, günler, haftalar vs. ile tanımlayınca ayrılık da cisme bürünüyor sanki, görmezden gelmek zorlaşıyor. kavuşmak zamanı uzaklaşıyor, ayrılık hiç bitmeyecekmişçesine uzuyor. sayılı zaman çabuk geçer derler ya hani, bilmediğin bir zamana dek geçecek süreyi saymak da yavaşlatıyor sanki zamanı, yeterince ağır değilmiş gibi…
sinek kuşunun iki kanat çırpışı arasındaki süre 1 salisedir, aslan bir ceylanın peşinde koşarken saniyede bilmem kaç metre yol alır, bir yağmur damlası buluttan ayrıldıktan 1 dakika sonra yere düşer. bu süreler sinek kuşunun, aslanın ve yağmur damlasının ne kadar umurundaysa benim de o kadar umurumda binbir parçaya bölmeleri zamanı…
saatin ayarı insandır der tanpınar, ben saatimi sana göre ayarlamayı seçtim…
Şubat 19th, 2011 / imre
geçen hafta tüm yorgunluğuma ve uykusuzluğuma inat taksime gitmeye zorladım kendimi; hala genç olduğumu ispatlamak istedim kendime…
yürürken seninle istiklalde gezdiğimiz günleri geçirdim gözümün önünden, beraber gittiğimiz yerlere gideyim dedim ama öyle çok şey değişmiş ki… bir sürü mağaza kapanmış, yerine yenileri açılmış, pasajların içi pazar yerine dönmüş. kısa film çektiğimiz yeşilçam kafe kapanmış, avrupa sineması kapanmış, hep tütsü aldığımız adam yok artık, hani her köşe başında kuş sesi çıkaran garip bir şey satanlar sürekli kuş sesiyle melodiler çalarlardı ya onlardan bir tane bile kalmamış. istiklal (caddesi) marşı hepten unutulmuş… bir ara taraçayı kapandı sandım, neredeyse ağlayacaktım. neyse ki yanlış sokağa bakmışım, kapanmamış ama içeri girmeye cesaret edemedim değişmiştir orası da diye…
otobüste rastladığın yaşlı bir çifti anlatmıştın bana: kadın belli ki senelerdir minibüs yoluna gelmemiş hatta pek de dışarı çıkmıyormuş, kocası gençken gittikleri yerleri hatırlatarak nelerin değiştiğini, kapanan ve yerine açılan dükkanları anlatıyormuş. yaşlı kadının şaşkın bakışları, kocasını dinleyişi, gençliklerini anarken ki mutlulukları çok hoşuna gitmişti senin. yaşlanınca bizde böyle olalım demiştin, ben de beni eve kapatmaya ne kadar meraklısın demiştim
sensiz pek gezmiyorum, neredeyse o teyze kadar yabancıyım ben de birçok yere, istediğin oldu bir bakıma. ama sen bana anlatamayacağın için nelerin değiştiğini kendim bulmak zorundayım. bir de eski günlerimizi anarken mutluluğun yanında biraz da hüzün oluyor, ama olur o kadar değil mi? ben bu hatıralara sahip olduğum için çok mutluyum…
bu arada taksime gitmeden öncekinden çok daha yaşlı hissederek döndüm eve. ve sensiz yaşlanmak çok sıkıcı…
istiklal marşı: http://www.youtube.com/watch?v=4wOyv5umjLU
Ocak 17th, 2011 / imre
bugün okulda yürürken, karşı taraftan biri benim olduğum yöne doğru yürüyor bir yandan da paltosunu ilikliyordu. yüzünü aşağı doğru eğdiği ve benim de gözlerim eskisi kadar iyi seçemediği için yüzü sana benziyor mu bilmiyorum ama yürüyüşü, saçları, el kol hareketleri sana o kadar benziyordu ki…heyecanlandım birden, sen sandığım için ya da hayal de olsa seni gördüğüm için…
merak etme, sırf sana benziyor diye usulca sokulup merhaba demedim
yine de leman sam ile bitirelim bu yazıyı :
Anladım ki hiç kimse hiç kimse sen değil
Hiç kimse senin gibi canımdan öte can değil
Anladım ki hiç kimse hiç kimse sen değil
Hiç kimse senin kadar fikrime huzur değil
http://www.dailymotion.com/video/x88puz_leman-sam-anladm-ki_music
Aralık 25th, 2010 / imre
bugünlerde senin çok sevdiğin, beraber aldığımız kahverengi kazağımı giyiyorum. yokluğunun üşüteceğini bilirmiş gibi daha çok ısıtıyor… biliyorum, o da herkes gibi iyi niyetli.
kimi çok çalış, kafan meşgul olursa derdini unutursun diyor. kimi tebdil-i mekânda ferahlık vardır evden taşın diyor. kimi eşyalarını vermemi söylüyor baktıkça yaramı deşmesin diye. daha böyle bir sürü şey… herkesin kendince çözümleri var, evet hepsi beni düşündüğünden söylüyor bunları.
hiçbiri derman değil bunların, hepsi birer aldatmaca…bir aldatmaca başka bir aldatmacadan daha iyi olabilir mi? bırakın ben dilediğimi seçeyim aralarından.
benim içim yanarken dışım üşüyor, ne sevgili kazağım ısıtabilir beni ne de içimi soğutacak bir serinlik var. bugün evimizde senin eşyalarına bakarak ayakta durabiliyorsam benim için en iyisi bu. bugün böyle aldatabiliyorum kendimi, yarın kimin umurunda…
zaman dertle yaşamayı öğretiyor da derman olmuyor. kavuşmaktan başka derman yok, ben bunu kabul ettim, siz de edin de uğraştırmayın artık beni. sen de kabul et koca, kazaklarıma da “ben yokken karıcık üşür, onu iyi ısıtın” diye tembih etmeyi bırak! Sen de mi bilmiyorsun beni ancak sen ısıtırsın…