Hakikat nedir?
“Geleneği anlama sadece mazide yaşanan bir şeyi yeniden inşa etmek ve onu bizimle eş zamanlı hale getirmekten ibaret değildir. Geleneği anlamanın esas sırrı ve problemini teşkil eden husus eş zamanlı hale getirilen şeyin hakikat iddiası taşıdığı için bizimle önceden beri eş zamanlı olmasıdır.” diyor yine Gadamer.
Üzerini kapatamadıkların mesela hakikat mıdır?
İnsanınn bir şeye inanması nasıl da güzeldir değil mi? İnanan insan, bir şeye bağlanan insandır; bağlanan insan bir şeyler yapabilme isteğine sahip olandır, ama salt inanç ile bağlanan insan duygusaldır. -Ondan bi bok olmaz demek isterdim- Duygusallık güzel olsa bile her zaman doğru değildir. Duygusal düzeyin hakim olduğu -egemen de denebilir ama ben bu kelimeyi sevmiyorum- inançta bireyci ve içe dönük tek taraflı bir tutum vardır. Bu düzeyde olan kişi, çevresinden önce kendi doygunluğunu arar. Takdir edersiniz ki insan doygunluğa erişebilecek bir yaratık değildir. Buradan vardığımı sonuç: duygusal inanca sahip olan, doğruya değil güzele inanır.
Malumdur ki delil insana bilmediğini öğretir. Tarih fikrin unuttuğu şeyleri hıfz eder. Hakikat belki de burda peyda olur, neşet eder.
Aldanmaya ve aldatmaya en elverişli şeyler, kendisine dair fikrimizin olmadığı şeylerdir. Bilinmedik, kulaktan dolma ve hatta dedikodulara nedense insanlarımız daha çabuk inanır; sonra da üzerine konuşmaya alışkın olmadığımız için sanırım, bunlara kolayca karşı da koyamayız. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz değil mi? Bu yüzden insan en bildiği şeye an çok inanır der Montaigne. İnanma hürriyeti diye bir şey varsa, ki bence yoktur, en rahatı dedikodulara inanmaktır. Kişi dünyanın öküz boynuzları arasında olduğuna inanır ama yuvarlak olabileceğine ihtimal vermez. Bu yüzden masal anlatanlar rahat konuşurlar; hukukçular, falcılar, doktorlar, kâhinler, din adamları. Mesela Allah’ın sözcülüğünü yapan bir takım adamlar vardır; her şeyin nedenlerinden haberleri vardır, nerede hangi hikmet saklı bilgi sahibidirler. Tanrı’nın yaptıklarında hangi sırların gizli olduğundan haberleri vardır. Ya da hakikat nedir, bilir hepsi… Olup biten şeylerin birbirini tutmaması, tezat teşkil etmesi bunları ilgilendirmez. Dikkatlerini dahi çekmez.
“Kavramlardaki fiili vakalarla uzlaşmayışına bakarak bu akli cihetin yanlışlığının ispat edildiğini düşünmek meseleyi yanlış kavramak olur.” diyor Gadamer.
Bu Gadamer ne kadar çok şey diyor böyle. Ne kadar çok konuşuyor. Sahiden, hakikat nedir?
Tevrat, İncil ve Kur’an aynı hikayeyi anlatır. Adem ile Havva’nın cennetten kovulmasını. Tevrat ve İncil şeytanın dürtüsüyle yasak meyvanın yenmesinin akabinde cennetten kovulmayı anlatıyor. Kur’an ise, şeytan dürtüsü ile meyvanın yenmesi ve günahkar olunmadan bahsediyor. Sonrasında pişmanlık ve Allah’ın rahmeti ile affedilmeleri betimleniyor. Kur’an anlatımının farkı da işte burda zuhur ediyor. Affedilmeyle birlikte, çevrenin farkına varıyor insan. Canlılar içinde çevreyi fark eden tek yaratık olduğu, çevrenin sorumluluğunu üstlendiği ve çevreyi yeniden şekillendirme ve koruma imkanına eriştiği için, Allah’ın dünyadaki halifesi makamına oturuyor. Biz dindarlar bu hikayeyi böyle düşünmeyiz ama hiç.
“Garaz vicdanın uyuz illetidir. Daima kaşınır. Daima kurcalanıyor. Herne ile setr olunmak istenilse elbette bir taraftan kendini gösterir” diyor Namık Kemal







Comments (Bir Katılım)
‘butun ogrendiklerin pencere camini andirir..arkasindaki gercegi gorursun de; cam, seninle gercegi ayirir..’
suspuss / Kasım 9th, 2006, 06:21
What do you think?