Red Kit’in yeni macerası: Milliyetçilik
Türkiye?de milliyetçilik dendiğinde akla ister istemez ırkçı olarak nitelenebilecek bir anlayışı gelir. Oysa milliyetçilik tek bir düzlemde açıklanabilecek kadar sığ bir konu başlığı değildir. Ayrıca Türk milliyetçiliği burjuvazinin bütün çabalarına rağmen halen halkın gözünde etnik kimliğe dayalı bir ayrıştırma değil, paylaşılan toprağın ve kültürün sahiplenmesi şeklindedir. Bunun yanında milliyetçiliğin Hrant Dink cinayetinin ardından korkulacak boyutlara ulaştığı iddiası, hakim güçlerin geçmişte dindarları hedef almasına benzer bir oyun olduğu kuşkusunu uyandırmaktadır. Dink suikastını işleyen katilin bir fikir hareketi ile birlikte anılması ve mahkum edilmesi bize geçmişteki Uğur Mumcu cinayetinin toplumun bir kesimine fatura etme anlayışının kopyası olduğunu düşündürtmektedir.
?Hepimiz Ermeniyiz? sloganına yükselen tepki ise, halka Türk kalarak bu cinayeti lanetleme imkanı verilmemesinden olabilir. Ülke aydınlarının, halkı ya ?Ermeniyiz? yada ?katiliz? diyeceksiniz diyerek yönlendirmesi, tepkiyle ile karşılanmıştı. Fakat bu yine aynı kesim tarafından ?katilden yana olmak? şeklide yorumlandı. Maalesef medyamız, birbirini tahkir ederek kendini yükseltmeyi amaçlayan bir dil kullanmaktadır. İşlenen cinayet milliyetçilik, İslamcılık gibi fikir hareketlerinden değil maalesef kısa yoldan meşhur olmanın teşvik ve takdir edildiği popüler dünyadan beslenmektedir.
?Zaten bütün faşist cinayetleri pusuda işlenir.? diyerek, geçmişin kan davalarını günümüze taşıyan solcu gazeteciler TİKKO, DHKP-C gibi örgütlerin nasıl cinayetler işlediğini acaba bize açıklayacaklar mı? Fikir hareketlerinin içinden terörist ve katil çıkmaz, terörizm başlı başına bir harekettir. Dün İslamcılar, bugün milliyetçiler mahkum edilirken, yarın solcuların bu çarka kurban edilmeyeceğine kim garanti verebilir?
Yakın bir döneme kadar, Almanya?daki nasyonal hareketler sonucu kundaklanarak katledilen gurbetçi Türkler, yurtlarından koparılarak göçe zorlanan Bulgar Türkleri, 26 Şubat?ta yıldönümü olan Ermeni askerlerin Hocalı?da yaptıkları katliamla hayatlarını kaybeden Azerbaycan Türkleri, Kerkük?te Saddam Hüseyin ile anlaşan Peşmergelerin zulmü altında inleyen Irak Türkmenleri çektiklere çilelere rağmen hiçbir zaman haklarını Samast-Hayal işbirliğine benzeyecek şekilde aramamışlardır. Günümüzdeki Türk milliyetçiliğini doğuran sebepler arasında da maalesef şu anda hala etnik ayrılıklar peşinde olan milletlerin, dış destekli provokasyonlarla Osmanlı İmparatorluğundan ayrılmaları ve geri kalan yoğun nüfus olan Türklerin siyasi güç olarak kendilerine yeni mecralar araması bulunmaktadır. Bugün ortada bir milliyetçilik olgusu varsa, ortaya çıkış nedenlerini de gözden geçirmek gerekir.
Milliyetçiliğin serpilmesi
Bir ideoloji olarak milliyetçilik, emsallerine alternatif olması bakımından o kadar derin farklılıklar gösterir ki, tek bir yaklaşımla onu açıklamak imkansız olacaktır. Çünkü milliyetçilik rengini bağlamından alan bir değişkenliğe sahiptir. Bu özelliğinden dolayı karşıt fikirler ortaya çıkmış, aynı zamanda birbiri ile çelişen doktrinlerden beslenmiştir. Karl Popper milliyetçiliği tanımlarken ?Açık toplumun önündeki en büyük engellerden biri? derken, Karl Deutsch ?Siyasi ve sosyal gelişmenin bugüne kadar erişilen en yüksek seviyesine kavuşma hareketiridir.? diyerek savunmuştur.
Erken dönem Batı milliyetçiliği bir yandan Fransız İhtilali?nin etkisi ile liberal hevesler içindeyken, diğer yandan ihtilale karşı doğan Alman milliyetçiliği etkisi ile 20. yy başında otoriter, antidemokratik ve faşist eğilimler gösterecektir. Alman Nasyonal Sosyalizmi, İtalyan Faşizmi ve İspanya?daki Frankoculuk birkaç somut örnektir. Eklemlendiği yapıya göre şekil alsa da milliyetçilik türleri ortak bir ?ön kabulü? şart koşmaktadır ve özündeki laikliğe rağmen kitlelerin dini duygularına seslenmekle kalmayarak Sri Lanka, Ermenistan ve Polonya örneklerinde olduğu gibi, bir milleti dini bir toplulukla tanımlama yoluna da başvurmuştur.
Bir topluluğun kendisini ortak özelliklere sahip bir millet olarak tanımlaması, bu özelliklere sahip olmadığı varsayılan diğer topluluk üyelerinin dışlanmasını gerektirmektedir. Milliyetçi söylemlerin doğduğu iddia edilen Fransız tarzı cumhuriyetçi, laik ve din merkezli milliyetçi akımlar liberal devrimlerle Avrupa?nın dört bir yanına yayılırken, Fransız İhtilaline dayalı bu ilk dalga da kan bağına dayalı etnikçi düşünce geri plandadır. Etnik milliyetçiliğin düşünsel temelini romantik Alman milliyetçiliğinde aramak daha doğru olacaktır.
Milliyetçilik, bir topluluğun kendine yakın hissetiği diğer topluluklarla kucaklaşma eylemidir kısaca. Ve şairin dediği gibi ?Kucak, birileri dışarıda kaldığında anlamlıdır.?
Bir kimlik arayışı: Milliyetçilik
Anne-Marie Thiesse, bir ulusun asıl doğuşu, bir avuç insanın onun mevcut olduğunu açıkladığı ve bunu kanıtlamaya giriştiği andır der. Yeni Türk ulusunun doğuşu ne 8. yy?daki Orhun Yazıtları?nın çağlarına ne de Mustafa Kemal?in Anadolu?da 1920?lerde yürüttüğü Kurtuluş Savaşı yıllarına rastlar; 19. ve 20. yüzyılların dönemecinde, ?bir avuç insan?ın ?ulusça? düşünmeye başladığı andır. Ahmed Midhat, Yusuf Akçura, Ahmed Ağaoğlu ve Ziya Gökalp bu bir avuç insandan bazıları olarak görülebilir.
Türk milliyetçiliği yarım yüzyıldır bu coğrafyada hatırı sayılır bir güç olarak yerleşik durumda. Türkiye sınırları içerisinde bir Türk ulusunun olduğu inkar edilemez. Türk insanının tarihine, dinine ve devletine karşı beslediği tutkulu bağlılık ulusal duygunun ne kadar güçlü olduğunun da bir göstergesidir. Türkiye?nin komşuları kimi zaman bu gücü kaygılı gözlerle izlerlemektedirler.
Türk milliyetçiliği bugünün bir gerçeği olmakla beraber geçmişi çok eskilere uzanmaz. Ayrıca şaşırtıcı bir hızla Türk milliyetçiliğinin düşünsel anlamda ortaya çıkmasıyla ulusal bir Türk devleti kurulması arasında 20 yıl kadar az bir süreç vardır. Bu nedenle bugünkü Türk milliyetçiliğini anlamak için Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışına ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuna göz atmak ilginç olabilir.
Milliyetçiliğe eklenen son halka: Türkler
19.yüzyılın başından itibaren Osmanlı, Doğu Avrupa İmparatorlukları gibi ?milliyetler? problemini kucağında buldu. Balkanlardaki Hristiyan halklar zamanla etnik farklılıklarını kullanmak istediler. Osmanlı İmparatorluğunun merkezi iradesine karşı ilk isyan bayrağını Yunanlar ve Sırplar açtı. Önce özerklik ardından bağımsızlık kazanmaları ile yüzyılın ortalarına doğru Bulgar, Makedon ve Ermeni milliyetçi isyanları birbiri ardına patlak verdi. Bütün bu bağımsızlık talep eden isyanların ortak noktası, Osmanlı coğrafyasında kendine düşünsel altyapı bulamamış aksine Batı?nın uzun uğraşları ile milliyet bilincine kavuşmuş olmalarıdır. İmparatorluğun Hristiyan kardeş halkları bir bir bağımsızlık elde ederken, koca bir devi yıkmak için son hamle 19. yüzyılın sonuna doğru bu milliyetçi hummanın Müslüman halkları sıçraması olur. Önce Arnavutlar, sonra Araplar ve Kürtler ve en sonunda da Türkler deyim yerindeyse, İmparatorluğun milliyetçilik halkasına katılan son halka olmuştur.
Koca bir toprak parçasına hükmederken Türklüğü aslında yerecek kadar alelade kullanan Osmanlı, elinden kaybettiği toprakları önce Osmanlıcılık düşüncesi ile ayakta tutmaya çalışsa da başaramayıp İslamcılık düşüncesine sarılmıştır. Müslüman milletlerin, bilhassa Arapların yakalandıkları milliyetçi hummaya bir türlü ilaç bulamayan zamanın Osmanlı yöneticileri, izledikleri politikaların hatalı olmasının da etkisi ile diğer İslam topraklarını da kaybetmiş, sonunda çareyi Türkçülük fikrine sarılmakta bulmuştur. Yani bu topraklara milliyetçilik önce din eksenli düşmüş sonra Batı?daki gibi ulusal bir çerçeve çizmiş ve en sonunda da doğuşunun tam aksine seküler bir hal almıştır.
Osmanlı?daki etnik ayrılıkların din merkezli olması ve Türklerin Müslüman bir halk olarak kendilerini İslam dünyasına ait ?millet? olarak görmelerine neden olmuştur. Osmanlı nüfusu yarı özerk dini ve kültürel cemaatler olan milletler halinde sınıflandırılarak Ortodoks milleti, Yahudi milleti ve Müslüman milleti şeklinde ayrıştırılmıştır. Yani gayri Müslim/Müslüman zıtlığı Türk kimliğinin temel unsurudur. Türkiye?de yarım yüzyıldır devam eden ulusal ve Batı eksenli propaganda bu gerçeği silmeyi hala başaramamıştır.
Osmanlı?daki Türk milliyetçiliği
19. yüzyıl sonlarından itibaren gösterdiği süreklilikle günümüze ulaşarak, sosyal ? siyasi gündemimizde zaman zaman başrol oynayan Türkçülük, çıkışından bu yana her dönemde koşullara uyarak farklılaşmıştır. Osmanlı İmparatorluğunda, milliyetçilik düşüncesi iki ayrı coğrafya ve topluluk arasında ?Türkçülük? düşüncesi olarak çıkmıştır. Osmanlı?nın dünya coğrafyasındaki egemenliğini yitirmesi ile yeni bir siyaset mecrası olarak gördüğü Türkçülüğü, Orta Asya Türkleri, yaşadıkları problemlerin üstesinden gelebilmek ve kimlik oluşturmak için kullanmışlardır. Orta Asya Türkçülüğünün önemli ismi Yusuf Akçura batılılaşma içerisinde tanımlarını ve önerilerini topluma dayanarak yapmaya özen gösterirken Osmanlı Türkçülüğünün diğer önemli temsilcisi Ziya Gökalp, devlete yaslanan batılı düşünce çerçevesinde biçimlendirmeye çalışmıştır. Her iki Türkçülük anlayışında farklılıklar olmasının yanı sıra benzerlikler de mevcuttur. Örneğin Panslavizm tehlikesi, Türk öğesine yeni anlamlar kazandırmada ve ortak Türkçülük anlayışının şekillenmesinde etkili olmuştur. Başlangıçta batı aleyhtarı olmayan, laik bir muhteva yerine İslamiyet?e saygı ve bağlılık göstermiştir. Aynı zamanda Osmanlı Devleti?nin ayakta kalmasını Türk unsuruna bağlamayı da kendine konu olarak seçmiştir. Fakat bu niteliklerin etkili olduğu Türk milliyetçiliği ancak İttihat ve Terakki?nin politikalarına kadar devam edebilmiştir.
1908?den sonra İslam ile eklemli Türkçülük yerini Türk halkını ve Türk dünyasını önde tutan ve tarihteki Türklüğe vurgu yapan bir anlayışa dönüşmüştür. İmparatorluk sınırları içerisinde bulunan diğer Müslüman etnik grupları kaybetmemek için din ile eklemli Türkçülüğün yanında İslamcılık düşüncesi de savunulmuşsa da Balkan Savaşları sonrasında elde kalan İmparatorluk topraklarında Türk unsurunun çoğunlukta olması İttihat ve Terakki?nin Türklüğe yönelişini hızlandırmıştır. Balkanlardan sonra Kuzey Afrika?daki gelişmelerle birlikte Osmanlılık resmi politika olarak devam etse bile Almanların Ruslara karşı siyasi bir kart olarak Osmanlı?yı kullanma düşüncesi ile Türkçülük iyiden iyiye yükselişe geçmiş, Osmanlıcılık ve İslamcılık fikri tasfiye edilmiştir.. Bu yükselişte Orta Asya Türklerinin Slavlara karşı kendilerini koruyacak yegane güç olarak gördükleri Osmanlı?yı düşünce anlamında desteklemeleri de etkili olmuştur.
Fakat bu düşünceler henüz ulus-devlet modelini oluşturacak anlamlar içermemekteydi. Çünkü Türkçülük, kozmopolit millet sistemine dayalı İmparatorluğu kurtarmak için geliştirilmişti. Bu başarılamazsa, Türklerin İmparatorluk ideolojisinden kaynaklanan ülke ihtiyacını karşılayacak ve Türk toplumlarını bir egemenlik altında toplayacak model olarak görülmekteydi. Pantürkizm olarak ifade edilen bu ideal daha sonra sınırları genişletilip ?Turan? denerek imgesel bir bölgede etnik nitelikli bir dayanışma ruhu oluşturmayı öngördü. Psikolojik olarak, Müslüman ülkelerdeki egemenliğini kaybeden Osmanlı için hem yeni ve geniş bir coğrafya hem de jeopolitik konum kazandıracak bu yeni açılım maalesef Enver Paşa?nın Kafkasya?ya çıkarma yaparken Sarıkamış faciası yaşamasıyla suya düşmüş ve bütün çabalara rağmen başarılı olamayarak Pantürkizm anlayışının da tasfiye edilmesine yol açmıştır.
Türkiye?nin kuruluşundaki milliyetçi söylemler
Yeni arayışları zorunlu kılan Pantürkizm?in çöküşü, Türkçülüğün yeniden tanımlanması ihtiyacını doğrumuştur. Yusuf Akçura?nın 1919?de İstanbul Türk Ocağı?nda yaptığı tanıma göre Türkçülük tarihinde iki akım vardır, Emperyalist Türkçülük ve Demokratik Türkçülük. Demokratik Türkçülük, Türklerin talep ettiği hakları ve istekleri, diğer uluslara da aynen aynı derecede hak olarak tanır. Buna karşılık Avrupa nasyonalizmine benzeyen Emperyalist Türkçülük ise, hakka değil, sadece kendi kuvvetlerini arttıran milliyetçiliğe taraftar bir düşüncenin ürünüdür. Ruslar ve Almanlar gibi Türkler de emperyalist Türkçülük siyasetiyle başarılı olamayacaklardır.
Bunun yanında Ziya Gökalp?te farklı arayışlara girmişti. Özellikle kültürel temalara ağırlık vererek, düşüncelerine Anadolu toplumunu temel alan yaklaşımları da eklemişti. Yeni söylemlerinde Anadolu halkını hep ön planda tutmuştu. Akçura?nın 1919?daki ayrımına denk düşecek bir şekilde Türkçülük ile Turancılığı ayıran Gökalp, siyasi bir birliktelik gütmeden Oğuz boylarını ön planda tutarak kültürel milliyetçiliği amaçlamışdır. Özetle Pantürkizm?den vazgeçilmiş ve Anadolu coğrafyası ile sınırlı bir Türkçülük geliştirilmiştir. Gökalp?in milliyetçilik anlayışı ile Avrupa milliyetçiliği arasındaki yegane farklardan birisi de, Anadolu insanı olan Türk köylüsünün kendini din ile özdeşleştirmeyi sürdürmüş olmasıdır.
Küresel bürokrasinin yeni silahı: etnik ayrımcılık
Küreselleşme ile beraber , milliyetçiliğin dayandığı ülküler değişince milliyetçilik paradigması da dağılmaya başladı. Bu bağlamda ?ulus milliyetçiliği? yeniden yükselirken, etno-milliyetçilikler de çoğaldı. Aynı zamanda küresel tanımlar, milliyetçiliğin homojenleştiren yapısını çözüp mikro milliyetçiliğe yol açarak, toplumsal bütünlüğün devamından kaygı duyan çok etnikli milletlerde ?milliyetçi? karşıtlığını artırdı.
Fakat Batı dışı milliyetçilik, modern dönemde, gelişmiş ülkelerle yaşanan eşitsizliğin ve üstünlüğün ürettiği farkı aşmaya yönelik bir ?mesafe kapatma? çabası olarak görülmektedir. Ülkemizdeki ?Türkiye milliyetçiliği? global dünyanın ve bilhassa Avrupa Birliği?nin kışkırtmaları sonucunda ?Türk milliyetçiliği? olarak gösterilmekte ve bu şekilde huzursuzluk çıkması arzulanmaktadır.
Tarihimiz boyunca, bir camiayı harcamak için karşıt görüşten birisinin faili meçhul bir cinayete gitmesi yeterli olmuştur. 90?lı yılların başından itibaren yükselen İslami düşünce biçiminin frenlenmesi, işlenen faili meçhul cinayetlerin genel itibari ile dindar kesime sevgi ile bakmayan kişilerden seçilmesi ile mümkün olmuştur. Ocak 1990?da Muammer Aksoy, Ekim 1990?da Bahriye Üçok, Ocak 1993?te Uğur Mumcu, Ekim 1999?da Ahmet Taner Kışlalı bir solukta aklımıza gelenler. Bu seriye Mart ve Eylül 1990?da öldürülen Çetin Emeç?i ve Turan Dursun?u da ekleyebiliriz. Bu cinayetlerin meçhul faillerinin dindar ve İslam?ın bu ülke için en büyük tehlike olması ne kadar uzak bir ihtimal ve hezeyansa, günümüzdeki milliyetçiliğin tırmanan gerginlik olduğu da aynı derecede saçmalıktır.
Türk milliyetçiliğinin önce kabartılıp ardından da 301. maddeden yargılanmış Ermeni bir gazetecinin öldürülmüş olması, akla bazı şüpheler düşürüyor doğrusu. Bu toprağın ?milliyetçi? insanları, ülkenin iki kutba ayrıldığı ve sağ-sol çatışmalarının tavan yaptığı yıllarda bile, yurtdışındaki elçilerimizi teker teker katleden ASALA örgütünü bahane edip masum Türkiye Ermenilerine karşı insanlık dışı bir eylemde bulunmamıştır. Aynı şekilde 20 yılı aşkın zamanda 38.000 Türkiye vatandaşını katleden PKK terör örgütünü, kapı komşumuz olan Kürtlerden ayrı tutarak, sorumluluğu terör örgütünden ve ele başısından başka bir yerde aramamıştır. Şimdi ortada hiçbir problem yokken ve halk arasında yaygın kanaat Dink?den yanayken nereden çıktı bu saf milliyetçi(!) gençler?
Türkiye?de hakim milliyetçilik anlayışı, her şeye rağmen İslam?dan beslenir. Türkçülüğü siyasi tekelinde tutan hareketler bile, Türk-İslam anlayışını benimsemiş, küresel söylemle, tepkici, radikal ve karşıt olmamıştır. Siyasal partilerin söylemleri tarihin her döneminde milliyetçilikten beslenmiş olsa bile, Müslüman komşu devletlerle kardeşlik anlayışından vazgeçmemişlerdir. Türkiye?nin en eski siyasal hareketlerinden Prof. Dr. Necmettin Erbakan?ın ?Milli? Görüş söylemi, kendisinin Bağımsızlar Hareketinden beri tutarlı bir şekilde süregelmiştir. İslam Birliğini kurmaya çalışan kadrolarda yine ?Milli? Görüş kadrolarıdır. Türk milliyetçiliğine vurgu yapan Büyük Birlik Partisi lideri Muhsin Yazıcıoğlu?da felsefelerinin ?Yaratılanı severiz, Yaratan?dan ötürü? olduğunu siyaset arenasına girdiği ilk günden beri söylemektedir.
Müslüman milliyetçiliği: Ümmetçilik
Ulusun inşasında, din ve mezhep farklılıklarının etnik farklılıklarla örtüştüğü ve bu farklılıkları güçlendirdiği pek çok örnekle gösterilebilir. Bazı yerlerde din ve mezhep ayrılıkları etnik farklılığın yerini almıştır. 1990?ların başında dağılan Yugoslavya?da, hepsi de aynı dili konuşan grupların Müslüman, Ortodoks ve Katolik inanç sistemlerini benimsemeleriyle Boşnak, Sırp ve Hırvat olarak ?milli?leşmeleri yakın tarihe ait en belirgin örnektir. Balkanlar?da buna benzeyen Türk-Bulgar, Macar-Romen, Arnavut-Sırp etnik çatışmalarının hepsi aslında din ve mezhep farklılıklarının birer tezahürü olarak yorumlanabilmektedir.
Din seçimlerinin farklı olmalarından dolayı aynı etnik kökenden olmaları bile, farklı milli gruplara ayrılmalarına engel olmamıştır. Örneğin Çin?deki Hui Müslümanları, ülkenin 56 azınlığı arasında en kalabalık olanı olduğu halde, egemen çoğunluk Han?lardan tek farkları tercih ettikleri dinin İslam olmasıdır. Milliyetçi hareketler incelendiğinde, dini kendisine rakip gören çok az örneğe rastlanılacak ve din ile zaman zaman ekletizmi zaman zaman da sentezi andıran işbirliği içinde oldukları görülecektir.
Aynı şekilde ekonomik sınıflaşma ile etnik kimlik kazanan gruplar da vardır. En bilinen örnekler Güneydoğu Asya?daki Çinli ticaret kolonileri, Batı Afrika ve Güney Amerika?daki Lübnanlılar, Orta ve Doğu Avrupa ile Kuzey Amerika?da yaşayan Yahudilerdir. Yuri Slezkine başta Yahudiler olmak üzere bu etnik grupların, daha fazla şehirli olduğunu, okuma-yazma oranın fazla olduğunu ve çok dil bildiklerini ve modern kapitalist ekonomide değerli meslekleri icra ettiklerini vurgular.







Comments (6 Katılım)
Zannedersem, Türkiye’de “milliyetçilik” kavramı biraz karıştırılıyor. Türkiye’de “milliyetçilik”in tanımı, diğer ülkelerde “vatanseverlik” (”yurtseverlik”, patriotism) kavramının ta aynısıdır.
Bu (bana göre) yanlış, Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ünde “milliyetçilik” kavramının tanımında da yapılmıştır.
Oktay / Şubat 5th, 2007, 18:38
çok güzel toparlanmış bir yazı olmuş.
Mihman / Şubat 5th, 2007, 18:50
güzel olmuş. takdirle izliyoruz, okuyoruz efendim.
aylak adam / Şubat 7th, 2007, 15:11
K.Banu / Şubat 7th, 2007, 23:51
oktay, hocam aslında Türkiye’de ırkçılık olarak algılanmıyor. son zamanlarda öyle algılanması için sürekli haber pompalanıyor. “Ezan dinmez - bayrak inmez” her ne kadar popülist bir slogansa da anadolu inasanın milliyetçilik anlayışını kavramak için bir anahtardır.
mihman ve aylak adam, varlığınız Türk varlığına armağan olsun : ) eyvallah sağolun.
K.Banu, bence utanmalıydın : ) hala hala “şey ben tamam geciktim ama geç kalmadıysam yollicam” triplerinde misin çekirge : p
faruk / Şubat 8th, 2007, 17:37
Allaaam suçluyum biliyorum
K.Banu / Şubat 9th, 2007, 09:06
What do you think?