üzgünüm samuel, bi yere kadar!
- Kurtlar Vadisi var ya perşembe akşamları. hani çok meşhur. oradan tanırsınız. Çakır! oktay kaynarca bu rol sayesinde meşhur olduktan sonra, beklenildiği üzere lahmacun salonu açmak yerine bizi şaşırtarak bir şiir albümü çıkarmıştı. delikanlı tavırlar üzerine nasıl oturduysa artık, bir türlü dizinin repliklerinden kurtulamayan kaynarca, testeretonu yüksek uslubuyla güzel şiirler okudu. misal: sizin hiç babanız öldü mü?
- cemal süreyya, sizin hiç babanız öldü mü? diye soruyor. cevabına hasta oluyorum ben, benim bir kere öldü, kör oldum!
- babası ölenin derdinden elbette babası ölen anlar. hocanın da dediği gibi, eşekten düşeni eşekten düşen. fakat ben diyorum ki, bir insanın çektiği çileyi saygı ile karşılayıp anlayışlı olmanın insani bir yanı olduğu kadar, bu çileyi pazarlık mevzusu haline getirip trip yapmanın da çocuksu bir yanı vardır. çoluk çocukla uğraşma üzerine yine konya’dan öğrendiğim bir deyişi tam da şimdi sizinle paylaşmak istiyorum: oynama çocukla; ya alır kaçar, ya ağzına sıçar!
- bazı hassasiyetlerimiz olduğu kesin. insan bilimciler, frödyen psikologlar ve tıb alimlerimiz her davranışının bir şekilde geçmişe dayandırıp sebepler ararlar. hoş, bizde bir olaya hikmet atama hastalığı yeni değil. ben, bu şekilde aranıp bulununan ve kişideki davranış bozukluklarını tesbitten öte toplumsal kabul için bir zemin çalışması olduğunu düşünüyorum. bilmiyorum böyle düşünmekle iyi mi ediyorum ama doğrusu çok da rahatsız olmuyorum. banane diyebilme lüksünü kullanıyor olmam, kişisel bir bozukluksa, lütfen rica ediyorum benim de hayatımı bir analiz edin. babası ölen bir adam kadar ciddi bir travma yaşamadığımı söyleyecek aklı evveller için, dertleri tartabileceğimiz bu kantarın adresini sorup öyle cevaplar yetiştirmeyi tercih ediyorum. bu ayrı bir konu. fakat, ama benim pisikolojik poroplemlerim var diye başlayan cümleler ile çocuksu davranışların üzeri örtülecekse kusura bakmayın ağır konuşurum. ne yani çakır, babası olmayan her insan, üzerine bir de kodese düştükten sonra mafya babası mı olsun gibi mahalle ağzı kullanmak yerine, üzerime pek de yakışan kızsal triplerden birini kullanıp, ama benim de kalemtraşımı ahmet aldı, vermiyor gibi bahaneler koyabilirim ortaya. bunu yaparken inanın çok şık bir surat ifadesi de takınabilirim, olanca yüzsüzlüğümle.
- ben bazen, minarelerin iki tane olmasının üzerine kitaplar yazabilecek kadar öfke dolu oluyorum. bütün yüksek tepelere ev kurup evde kalmışlara nisbet yapabilecek kadar da acımasız olabiliyorum. bütün bunları yaparken iyi nedenler de buluyorum. kâh bir şiiri kurban ediyorum kâh iyi bir şarkıyı. bütün bunlar yaparken dikkat ettiğim tek nokta ise, bencilliğimi bir an bile kaybetmemek! çünkü nereye gitsem bir deli rüzgar, nereye gitsem mavi!
- ben yazdıkça, bazen kusuyorum farkındayım. yazma gerekçelerimin arasında bu olmasa bile bunu yapıyorum. ne yazık ki yapıyorum. klavyeyi döverek yazdığım yazıları, kalemleri kırarım korkusu ile değil, bilakis kaleme olan saygımdan bilgisayarda yazıyorum. çeyrek asırlık ömrünün üzerine saygıdeğer bir “trip” haricinde başka harçlar koymaya niyetli olanların hepsini anlıyorum. acımasızlığım da işte bu nedenden. anlıyorum. yüzümü döndürmeden, iğrenmeden ve bir fırtına gibi lirik cümlelere kurarak bahsediyorum bunlardan. çok öfkeli olduğum zamanlar hariç, öfkemden hiç bahsetmiyorum.
- tam da şimdi, bazen kelimelerine bazen mısralarına özendiğim bir şairin belki de hiç bir yerde yayımlanmamış bir şiirinin ilk kısmını, benim anlatamadıklarımı o anlattığı için ve kendisinden izinsiz ve affına sığınarak burada yayımlamak istiyorum.
- beş yıl sonra çok üzgünüm / ismail kılıçarslan
- bir çeteci dağını kaybedince tüfeğini değil, bir kadın
gül yüzlü oğlunu kaybedince erini değil, bir adam
anlamını kaybedince bu dünyada yerini değil, bir yalnızlık
ne çok yalnızlık, ne çok hayat, ne çok korkaklık var masamızda
çok üzgünüm







Comments (Katılım Yok)
What do you think?