Yükleniyor....
Önceki yazı linkleri:

Kategoriler

Yazı

Çocukluğum Yok Benim…

Nadir Marmara, yazıhane için kaleme aldı…

Bütün yaşamım karanlıkta geçti. Işıksız bir dünyada. Bütün eğlencelerimi kendim yarattım. Babam top oynamamıza kızardı. Bu yüzden hiç topum olmadı. Eski yırtık çorapları birbirine dolar Şamil?le top diye oynardık. Koca bir liste hazırlar, kendimizce çorap topla dünya turnuvası düzenlerdik. İki çocuk dünya futbol devlerini teker teker devirirdik. Kupamız ya ayva olurdu, ya nar. Ya ayva yerdik, ya nar. Karanlık bir dünyadan dünyaya çoraplı topla açılıyordum. Her şeye, ama her şeye hasret kaldım. Çocukluğumdan o denli nefret ettim ki, lise mezuniyet töreninde okul birincilerine sorulan klasik ?bir daha dünyaya gelemk ister miydin?? saçmalığına da ?asla, kesinlikle? diye yanıt vermiştim. Neden geleyim ki? Ne diye? Ablalarımın çoraplarını ne zaman yırtacaklarını ve çöpe atacaklarını kollayıp onları toplamak için mi?


Ne biskeletim oldu, ne topum, ne oyuncağım. Kitaplarım oldu hep, kitaplarım. Kitaplardan ev yapardım kendime. Üzerinde Lenin, Stalin, Brejnev kazılmış, her biri 50, 60 ciltlik kitapları tuğla olarak kullandım kendi evimin inşaatında. Çünkü, annem evdeki en değersiz kitapların onlar olduğunu ve ancak o kitapları kullanabileceğimi söylerdi. Kitaplardan ev, dam, çatı yapardım. Bir evin içinde kendi dünyamı inşa ederdim. Çorap topum, kitap evim; düşününce o kadar da yeteneksiz olmadığıma karar verebilirim. Ancak bu şekilde kendimi evimizi dolduran ihtiyarlar sürüsünden soyutlayabilirdim.

Hiç arkadaşım olmadı; olsa bile onlarla konuşamaz ve oynayamazdım. Kardeşlerim de benden çok büyüktü. Genelde de geçinemezdik. Benden büyük üç ablam vardı. Bizimkiler peş peşe kız çocuklarının gelmesi üzerine beni yapmak için epeyce bir zaman ara vermişler. Ben doğduğumda babam kır iki yaşında bulunuyordu. Fötür şapkalı, Komünist parti ilçe öğretmenler komitesi başkanı, ciddi bir adam. Üç yaşından beri öksüz kalmış bir insan. Babası, yani dedem Stalin döneminde kurşuna dizilmiş ?Vatan haini?, ?Sovyet düşmanı? bir babanın son çocuğu. Babaannemin alattıklarını dinlerken, ?babama hep üzülmüşümdür?. Bu yüzden babama hep üzülerek baktım. Hayatta hep yalnız olduğunu gördüm. Kimseye, şimdi bile inanmaz ve güvenmez. Bize çocukluğumuzu yasaklamasının gerekçesi her halde kendisinin yaşamadığı bir şey hakkında  en ufak düşüncesinin olmamasıydı. Komünist partisine de ayakta kalmak için üye olmuştur.

Çocukken, yaşamı babaannemin masallarına benzeterdim. Koca bir devin hayatımızı karalttığına inanırdım. Bu yüzden geceleri uyumaz, çığlıklar atarak yataktan fırlardım. Gördüğüm kabuslar film şeridi gibi hala gözlerimin önünde. Uzay boşluğuna fırlatıldığımı, kendimi kocaman metorlardan sakınmam gerektiğini görürdüm rüyalarımda. Gök taşlarından birinin bana çarpacağı sırada çığlık atarak uyanırdım. Rüya bile olsa, annem ?uzaya ayak basan ilk çocuk sensin? der ve kabuslarımı bana sevdirirdi. Bu yüzden yastığımın altına eski Şaman inancının kalıntıları olan bir sürü şey konulurdu: makas, demir parçası, bıçak, altın yüzük, zincir halkası, at nalı ve dua. Kafamı yastığa değil, bir eskici dükkanına gömüyordum genelde.

Evin bir köşesinde siyahlar içinde hep biri bulunurdu. Babaannemden başkası değildi, bu karanlık gölge. Siyah çarşaflı, ihtiyar yüzlü, genelde namaz kılan, gözleri görmeyen bizim dünyaya başka bir gezegenden gelmiş bir kadın. Hergün, ama her gün bana istisnasız birkaç masal anlatırdı. Şimdi o masalların aklımda sadece gögeleri dolaşmaktadır. Babaannem gibi onlar da geldikleri gezegene uçup gittiler. Onlar, kafama çarpmak isteğen canavar metorlardan daha sıcak, daha sevimliydiler. Bazen beni güldürür, bazen de ağlatırdı. Bütün yaşamım boyu mitolojiye saygı duyduysam ve her türlü gerçeklikten nefret ettiysem bu babaannemin masalları sayesinde olmuştur. Melik Muhammed?in karanlıklar şahı Arşat Cin?in ülkesine yolculuğu okuldaki ?Lenin bizim babamız? şarkısından çok  daha çekici geliyordu bana. Bir gün, babaanneme, ?Nine, Melik Muhammed (masal kahramanı), Lenin?i dövebilir mi?? diye sormuştum. Bu yüzden babam bir süre bana masal dinlemeği yasakladı. Gerekçe, böyle ?abuk sabuk? lafları okulda edeceğimden ve bu yüzden suçlanmasından korkmasıydı. Aslında yaşam kuru bir yalan ile masal arasında gidip geliyordu. Babam haklıydı. Babaannem farkında olmadan beni anarşist biri olarak eğitiyordu. Her şeyi, yıkmak için seçiyor ve yapıyordum. İlk ?terörist? eğlemimi evdeki içi reçel, turşu dolu kavanozlara yapmışımdır. Bir anda bütün kavanozları annemin gözleri önünde tarihe gömdüğümde, kendime sığınacak olarak yine babaannemin eteğini seçmiştim.

Lise yılarımda ailemden habersiz bütün Sovyet karşıtı eğlemlere katılırdım. Gorbaçov?un resmini okul duvarından ilk defa ben sökmüşümdür. Bu, okul tarihinde bir devrimdi. Yine, sovyet ideolojinin kötülediği şahsiyetleri derslerde ben savunmuşumdur. Bilgiye karşı düşmanlığım aslında o zamanlar başladı.

Çocukluğumda birkaç defa aşık oldum. İşte, o zamandan aşkın iyi bir şey olmadığını anladım. Kendi kendime konuşmaktan, her tarafa bir şeyler yazmaktan, çiçekler toplayıp defterlerimin arasını bahçeye çevirmekten bıkmıştım. Üzücü ve utanç verici bir şeydi. Elbiselerimin cebinden hep yazılı kağıtlar, mektuplar çıkardı. En kötüsü annemin bunları okuyup gülmesiydi. Bana pek belli etmemeğe çalıştığını sanırdı, ama bunu o denli beceriksiz biçimde yapardı ki, annemi her çamaşır yıkar görürdüğümde anında  heyecanlanırdım. Yazdıklarım da bir şeye benzese bari. Dev cümleler, büyük laflar genelde ya gazete köşesine, ya da okul defterlerinden yırtılmış kağıt üzerine karalar, çivi yazısını keşfetmiş ilk insan gibi kendimi yüzyılın en büyük düşünürü olarak överdim. Bütün aşklarım doğmadan öldüler. Hepsi de ablalarım yüzünden. Onlara göre, ben sevemezmişim. Neden mi? Çünkü, sevmek kişiliği yok edermiş. Bunu kızların söylemesi, bende daha karmaşık durumlara yol açıyordu. Her halde kızlar ciddi, ağır, onlarla ilgilenmeyen erkeklerden hoşlanırlar gibisinden duygularımı çoğaltıyordu. Bu duygu çoğalması sırasında ise sevdiğim kızları başka çocuklara kaptırmak gibi darbeler alıyordum. Anlaşılan metorlardan sonra şimdi de aşk boşluğunda kalplere çarpıp duruyordum. Aslında ben kendi kendimi bir duygu çiftliğine kapatmıştım.

Çocukluğumun en iğrenç tarafı ise sinemalardı. Yabancı filim olarak Sovyetler Birliğine genelde Hindistan sinemasının ikinci, üçüncü dereceden ?zengin çocuk, fakir kız?, ?zengin kız, fakir erkek? konusu sabit filimleri gelirdi. İlk defa farklı bir yabancı filim olarak 1987?de Buruc Lee?nin filimini izlemişimdir. Sovyetler Birliği çöktüğü sırada da yabancı sinema olarak ülkeye porno filimler gelmeğe başladı. Rejimden mi, yoksa bulunduğum katı aile kuralları yüzünden mi lise sonlara kadar ?çocukların anne babalarına leylakların armağanı? olduğu masalına olan inancımı hiç yitirmedim. Bu yüzden henüz 15?inde izlediğim porno filimlerdeki hayatın insan üstü şeyler olduğunu düşünüyordum. İlk defa karşı cinsin gerçekte nasıl olduğuna bu filimlerde tanıklık ediyordum. Ve ilk defa kızların penis taşımadığını öğreniyordum. İnsanoğlu gerçekten de iki cinse ayrılıyormuş: dişi ve erkek. Haftalığımı bu gerçekliği izleğerek öğrenmeğe harcıyordum. Genelde gizlice yapılan bu ?eğitim? süreci Sovyetlerin çöküşüyle aniden kesildi. Sovyetler Birliği biraz daha direnseydi, ?Tecavüzcü Coşkun? karakterinin Sovyet versiyonuna adaylardan biriydim. Kapitalizim ülkeye yatak odasından dalmıştır bir kere. Sinemalarda Hintli kast sisteminin yerini sex gerçeği almıştır. Havada, karada, denize duraksamadan çiftleşen bir tür canlı türü, bizim ülkenin sınırlarının ötesinde bir şekilde yaşamaktaydı. Korkunç bir dünya, komünizm en iyisi.

Sovyetler Birliğine karşı nefretimi dedemin acıklı hikayesi başlatmıştı. Bu yüzden hep kötü bir ?pioner? ve ?komsomol? (Komünist partisinin çocuk ve gençlik alt kolları) oldum. Rejime olan nefretimi ise okul yıllarında zorlu çalışmağa mahkum olduğumuz pamuk plantasyaları pekiştirdi. Kafamızın üzerinde uçaklar zehir yağdırırken biz pamuk topluyorduk. Onlarca kız bu yüzden kadınlık özelliğini kaybetti. Tam bir ?pamuk terörü? yaşanıyordu. Yollar ulaşıma kapatılıyor, okullar kapatılıp çocuklar pamuk toplamak için seferber ediliyorlardı. Her şeyi yaradan ?insan emeğiydi?. Toplumsal yaşamımızı bir sürü ?Emek Tanrısı? idare ediyordu. ?Belıy zalatoy? (Beyaz altın ? yani pamuk) ve ?çernıy zalatoy? (Siyah altın ? yani petrol) bu ?Emek tanrıları? hiyerarşisinin Zeus ve Atena?sıydılar. Bir yılın beş ayı pamuk alanlarında geçiyordu. Sabahın köründe tatlı uykumuzdan uyandırılır, arabalara bindirilir, pamuk sahalarına götürülürdük. Her gün 12 saat zorunlu çalışma. Bir ceza kampı gibi. İnsan her şeye saygısını yitiriyordu. Sadece okullular mı? Doktorlar, öğretmenler, mühendisler, fabrika işçileri dışında hemen hemen her kes toplanması genelde iki ay süren ?beyaz altın? avına seferber ediliyordu. Bunun için özel polisler ve timler bile oluşturulmuştu. Hamile kadınların hastane kapılarında doktor olmadığı için öldüğünü duyuyorduk. Bir kadının pamuk sahasında doğurduğuna tanıklık etmiştik. Yaşanınca, her türlü çile insan için sıradanlaşıyor. Ancak şimdi düşündüğümde yaşadıklarımdan korkuyorum. Gerçi ben, pamuk maceramı ?uzun eşşek? oynayarak veya pamuk bitkilerinin gölgesinde uyuyarak geçirsem de bu bana bir sürü cezaya mal oluyordu. En yaygın suç  ?Komsomolun onurunu düşürmekti?.

Çocukluğum kabustu. Hiç bir meteora çarpmadan  tam on yedi sene demir perde ülkesinde yaşadım. Bu yaşamın izlerini çabuk atlattım, ama bende kalıcı bir iz bıraktı: karanlık bakışlar. Sevdiklerimi bile kendi gözlerimle karanlığa gömen bakışlarımdan asla kurtulamadım.

Çocukluğum asla olmadı. Ne büyüdüğümü anladım, ne de büyüdüm. Şimdi otuz yaşımda neysem, hep öyle geçirdim geçmişimi. Hâlâ topum yok, hâlâ evim kitaptan. Ve hep aşksız bir dünya. ?Hayatım çölde geçti?.

Babaannemin anlattığı bir ?Çoban? masalı vardı. Kafasını bulutlara yaslayıp uyurdu bu çoban. Zaman zaman hep bu rüyayı görürüm. Eğer insanlara kötülük yapmaz ve iyi birisi olarak ölürsem en büyük dileğim: ?bulutlara sarılıp uyumaktır?.

Comments (3 Katılım)

Çok güzel bir yazı. Zevkle okudum.

Mihman / Eylül 19th, 2007, 21:12

Çoban yastıkları. Hepimizin rüyası…

BANU / Eylül 21st, 2007, 04:31

VAY BE DEMİŞİMDİR.
GERÇEK Mİ,KURMACA MI BİLEMEDİM.
YAŞLILIK İŞTE.
ZATEN FEVKALADE OLMAYAN ANLAYIŞIM
HEPTEN MI KITALDI NEDİR ?
EYVALLAH NADİR BEY.
ANILAR MI DEPREŞÜR,ANILAŞAMAYANLAR MI KİM BİLE ?
Fİ EMANİLLAH.

SITKI ÖZGÜR / Eylül 21st, 2007, 13:12

What do you think?

ÇUBUKLU FORMA

Hizipleş!

Google Gruplar
yazıhane.org grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Destek

ACF loading animated gif