Marmara’dan Mektup
Doktorlarda ne bilür cigeri acısını…
Sevgili…
Bir 14 Şubat, sevgililer günü senin olmak için istanbuldayım. Sana vermek için koca bir demet yaptırdım. Sonra Kadıköy Haldun Taner Tiyatrosunun önüne gittim ve seni bekledim. Böyle bir yarım saat geçti, son yüzyüze geldiğimiz mekandakı duraksayışım. Çiçekleri koruması ve iyi bakması dileği ile oradakı çiçekçi kadına verdim. Oradan Gold?a gittim. Karşımda oturuyormuşsun gibi yemek sifatiş verdim, aldığım bir kitapa göz attım, bıraktığın boşluğu seyrettim. Belki senin boşalttığın mekanları ben bir feza yaparım diye hayallere daldım. Belki de sen o sırada bir hastane köşesinde yaşamı sırtından tekmelemiş biçimde koluna takılı dünyanın ilaç kablolarıyla savaşıyordun. Belki de Amisterdam?ın eski ?Grup Sokağı?nda modernizmin ayak seslerini dinliyor, belki de hayallerinin bir yerinde kuçük konuk oyunçu olarak bana bakıyordun.
?Belki?ler sözlüğün en laneti kelimesi. Muhtemelen benim kimi ?belki? beklentisi olan bir ucubenin icadı bu sözcük. Belki diye başlayan cümleler, parmaklarımın arasındakı varlığın gibidir. Hem var, hem yok. Kah var, kah yok. Varlıkla yokluğun sınırı. Seni sağlık kovalıyor Avrupa?da, beni hayaller. Zaten Avrupa bu iki sözcük değil mi? Belki de koca kıtanın üzerinde seyreden bulut kümeleri sensin. Belki de, elinde çiçek Grup sokağında varlığını bekleyen sevgilinin yanaklarına konan damlasın. Ama oradasın. Orada olmalısın. Çünkü sen orada, oralarda bir yerlerde benim yerçekimimsin.
Artık ne yıldız bulabiliyorum adını sen koyacak, ne bulut bulabiliyorum saçlarını ıslatacak, ne de rüzgar bulabiliyorum seni üşütüp bana sardıracak. Aslında benim küresel ısınmam da, kirizim de sensin.
Yaşam ne Kaf dağının gölgesindedir, ne Ren?in kıyısında. Yaşam içimdedir, içimizdedir. İnsanın kurtuluşu barınakta değildir. Eğer öyle olsaydı ben yıllarca barınak bekçiliği yaptığım için muhakkak insanların arasına bir Zerdüşt olarak gelirdim. Ama ben kendi Avestamı barınakta değil de, kalabalıkta derledim.
Benim Kadınım…
Camlarına yapışma savaşı veren kar taneleri benim sana izletmek istediğim ?gölge oyun?larıdır. Yıldızlar gibi pencerene yapışan ve ismini haykıran Karagöz ve Hacıvat?larım. Ama, hastanenin camları o kadar tılsımlı ki, ben adı ?Kanser? olan devi öldürüp, saçının her teli bir zincire takılı kalmış seni kurtarmak iktidarında değilim. Demek mitoslarda sahte, destanlarda. Hani, Kaf dağının ardındadır derlerdi, devlerin canı. Hani, orada kapılarını Yedi başlı Ejderhaların koruduğu mağarada saklıydı lanetli can şişesi. Peki ben neden bulamadım? Neden bu kadar beceriksizim? Neden bu kadar çaresizim?
Yoksun… Sen yoksun diye İstanbul?da yok, Ankara?da. Bu dev şehirlerin nüfusu senle tükendi, aşkları ve aşıkları senle savruldu. Ve şimdi ben bir hacc yolçusu. İnsanların bulanık hayallerine, cam önünde oturup geleceğin günü bekleyerek fener tutan bir çocuk gibi annesiz.
Canım benim…
Ne evveli oldu bu tiyatronun, ne de sonu. Konular kırık, mekanlar üç beş kafe. Sigara dumanlarının karalttığı sahne ve sen hala sağlığına ayar verecek makyaj salonda tılsıma takılı bekliyorsun. Ama ben senin sahneye fırlayacağın günü yaşamım boyu bu tiyatronun sandalyelerine bağlı idamlık mahkum gibi beklemeğe talibim. Finali ne olursa olsun ben senin tek kişilik gösterini izlemeğe kararlıyım.
Acıdır gezilerden çıkardığımız bilgi!
O küçük, yavan yeryüzünün bugün de, dün de,
Yarın da, her zaman, biziz bize gösterdiği:
Bir korku yeşilliği bir sıkıntı çölünde!
Baudelaire







Comments (2 Katılım)
ne güzel bir türküdür o: “doktorlar da ne bilir…”
mihman / Şubat 18th, 2009, 21:54
faruk abi çok şanslısın
…
ş. / Şubat 28th, 2009, 23:47
What do you think?