devlet olma bilgisi
son zamanlarda madem sardık devlet - millet işlerine, devam edelim. iyi geldi bana bu mevzular. sadece bana değil geçmişten bugüne herkese iyi gelmiş, rahatlamış ferahlamışlar. misal göktürkler taşa felan kazımış böle yazıları. azme bakıp saygı duydum. ama en meşhuru sanırım ‘Kutadgu Bilig’ adındaki kitaptır. islam türk edebiyatının ilk örneği olan bu kitabı yazan Yusuf Has Hacib abimiz 1019 da, yani gazi paşa’nın samsuna çıkıp devletimizin makus kaderini değiştirdiği günden 900 yıl önce zengin ve asil bir ailenin evladı olarak Balasgun’da doğmuş. hayatının ilk elli yılında ne yaptığını bilmiyorum ama sonrasında bu kitaba başladığını duyduk. aynı yıl içinde balasgun’dan kalkıp kaşgar’a gitmiş. kitabının kalanını da burada bitirdikten sonra Batı Karahanlı Hükümdarı Tabgaç Buğra Han’a takdim etmiş. tabi daha bu sıralar Machiavelli (1469-1527) portakalda vitamin bile değil. şu çok meşhur prens yada hükümdar diye çevrilen ve başbakanın hastası olduğu kitabın yazarı abimizin doğumu için daha 4o0 yol felan vardır.
Neyse, tabgaç buğra han eseri çok beğenir. yusuf abimizi ‘Hacib’ yapar. böyle bir nevi vezir gibi bişi. yusuf abi Yusuf Uluğ Has Hacib olarak çok fena ün yapar, daha da kitap yazar. ama en önemlisi artık yazılan kitaplar hükümdara sunulmaktadır. bu gelenek olmuştur.
yusuf abi’nin eseri ‘kutluluk bilgisi, saadet bilgisi, devlet olma bilgisi, devlet iradesi bilgisi’ anlamlarına gelir. bu kitapta bir takım simgelerle yusuf abi, yusuf abinin oğlu, yusuf abinin kardeşi ve hükümdar amca konuşturulur. Gündoğdu (Tapgaç Buğra Han) adaleti temsil eden hükümdar, Aytoldu (Yusuf abi) devleti temsil eden vezir, Ögdülmüş (Yusuf abinin oğlu, yeğenimiz sayılır) aklı temsil eden oğul ve Udgurmuş (Yusuf abinin biladeri, o da bir nevi abimizdir) da kanaatı temsil eden kardeştir. yusuf abimize göre; adalet devlet, akıl, ve kanaat bir ulusun ayakta durması sağlar. bu dört temelden biri çürüdüğünde, ulus millet olmaktan çıkar, tarih içinde kaybolur. bence on numara bir tesbittir. gündeminizi şöle bi karıştırın, aklınıza gelen ne varsa burun bakalım bu ‘dörtlü’ teraziye. ahan da hakketten doğru bişi demiş yusuf abi demiyor musunuz. hem bi kere adı yusuf, güzel yusuf.
devlet felan dedik ya, çok fena bayan ortamı yapan başka bir kitap daha biliyorum aslında!
lafı uzatmayalım, nerdeyse milyon yıl önce hem de kendi türk atamız devlet yöneticilerine idareleri sırasında muhtaç olduğu ayarı vermişken, biz neden ‘Amaca ulaşmak için her araç yasal ve ahlakidir’ diye lafa başlayıp din, ahlak ve hukuk devlete bağlıdır. Amacı gerçekleştirmek için gerektiğinde devlet bunları alet olarak kullanmalidir diyen (yaşadığı devirde italyanın neredeyse tamamının oğlancı olduğu tarihi gerçeğine dayanarak) makyavelli adındaki ipnenin yazdıklarını okuyan bir başbakana tahammül ediyoruz? diye sorayım, bayan mevzusu sonraya kalsın. biz onu alexandre bey ile ankarada hallettik geldik, hamdolsun : ) hani ankara ya, laik bi kent ya, devlet konuları daha da kafamı kurcaladı oralarda.
aşağı yukarı hepimiz enteliz. bir çoğumuz prens yada hükümdar diye basılan bu kitaptan haberdardır, okumuştur. yav kardaşlar, karındaşlar yusuf abi de çok kral bi kitap yazmış, valla. entelliğinize zeval gelmeden geceleri herkes uyuduktan sonra bir göz atalım en azından. belki iki satır türkçe bişi okuyup bünyeyi rahatlatırız. italya zaten bizim, namusu bizden sorulur malum : )
sevgiler benden.
şunu bi diyim de rahatliyim
ne kadar yansıtmak istemesek de hayatımızın hatırılı sayılır vakitleri bu saçma salak olayların arasında geçiyor. bilmek, takip etmek, dile getirmek ve daha da kötüsü üzerine bir şeyler söylemek zorundayız. (bu çoğul ekler aslında hep benim, size bişe olduğu yok) yetmiş yaşındaki baykal’ın zırvalarını duyup benden üç kuşak önceki adamların söylediklerinin benzerlerini yazmak ve söylemek zorundayım. çetelerden bahsederken artık lise yıllarındaki yada ilkokul çocuklarının kurduğu şeylerden bahsetmiyoruz. benim zamanımda yani benim küçük olduğum zamanlarda bir engin aslan çetesi vardı, tırsardık onlardan. şimdi üzerine konuşmamız icab edenler ise şu zencilerin ve çinlilerin amerika’da kurduğu eli silahlı acımasız insanların örgütlenmelerinden daha korkunç. çünkü bunlar gerçek! kuşumu yemlesem diyorum, ne işim var bunların içinde…
isimler takıyoruz gün içinde birbirimize. birimiz devletçi, diğerimiz devrimci, bir kısmı islamcı, ben laik, beriki onursuz! devlet ile milletin arasında acayip ilişkiler ve acayip isimler. güzel şarkılar çalamıyoruz misal, yüz küsur sayfalık word belgesini pc’me kaydettiğimden beri gülerek kapatıyorum okuduktan sonra. ama bu salak iddianameyi koca koca adamlar ciddiye alıyorlar, kendime şaşırıyorum. onların farkında olduklarından benim haberim bile yok, olayı çözümleyemiyorum bile, ne işim var burada diyorum. bıkıyorum bazen, sabaha dükkanı açmak istemiyorum. ya evde otursam kuşumu yemlesem, çayımı demlesem diyorum. kapatmayının… diye başlayan küfürler ediyorum…
her mecranın kendine göre bir düzeni, ilkesi var. giydiğin krampon markasına karışmıyorlarsa da kundura ile yeşil sahalarda koşmanıza izin vermiyolar. diyeceğim, diyemiyorum. sadece tv’de görüneiblmek uğruna, sadece erkeğin eline el değdirmek uğruna, sadece kızların sıcak göğüslerine kafalarını gömmek uğruna aslında bütün bunlar diyesim geliyor. tesettür ve hicab değil de nereden dilimize yerleştiği belli olmayan türban ve başörtüsünden bahsedildikçe ben başka bir dünyada mı yaşıyorum diyorum. serdar ortaç ile ben aslında aynı etilerde geziyoruz diye düşünerek rahatlatıyorum kendimi. bunu bu kadar büyütmenin, bu kadar bok etmenin, bu kadar içinden çıkılmaz hale getirenlerden biri de benim diyorum bazen. üzerine konuşuyoruz her hafta, konuştuklarımızı yazıyoruz, yazdıklarımızı binlerce insan okuyor. bir dil dönüşümünden bahsedemiyoruz ama, zihniyet değişiminden. nerde o eski koduğumun şeyleri diye başlayan geyikleri duydukça içim bunalıyor. üsküdardan bir buharlı gemiye atlıyıp 3 saatte beşiktaşa geçmenin nesi özlenir ki diyorum. tamam kraliçe katerina güzel hatunmuş ama sonra marlin monro mudur ne karın ağrısıdır o da geldi. bak günümüzde de monica belluci var, aysun kayacı var. geçmişe sırtını dayama diyesim geliyor. o kızların tesettürden ve hicabtan haberdar etmeyen ailenin erkeklerine en başta nalet olsun diyorum sonra.
kısa bir şey diyecektim, diyim de rahatlıyım dedim, burası nasıl olsa benim değil mi : ) istediğim gibi kullanırım, istediğimi yazarım. aha patron benim! bak rahatladım şimdi. neyse lafı uzattık, şunu bi diyim de rahatliyim:
Devlet nazarında ‘millet’, daima istismar edilecek bir sürü, millet nazarında ‘devlet’ ise, ilahi kaza ve kaderin vücud verdiği bir ‘bela’ sayılmıştır. bunun sebebini, ‘milletin’ devleti değil, ‘devletin’ milleti meydana getirmesinde aramak lazım. Türk kavimleri ‘Türklük’ ile değil, başlarındaki adamların isimleri ile anılmaktadır. Osmanlılardan, Selçuklulardan daha önce, Çağataylar, Tatarlar, Nogaylar ve Özbekler de muayyen şahısların isimlerine nisbet edilmişlerdi. dünyanın başka yerlerinde padişahlar millete nisbet edildiği halde, Şark’ta milletler padişahlara ve hanlara nisbet olunmuştur. Yakın Doğu’da mühim ve devasa bir devlet kurmuş olan Türkler de ‘Osmanlı’ ismi ile yadedilmiş oldukları için değilmidir ki yeni cumhuriyet kurulana kadar vatanlarına bir ad verememişlerdir. Yeni cumhuriyetten sonra da zaten dilimize italyancadan gelen ‘Türkiya’ ismi verilmiş, ecnebilerin, frenklerin velhasıl gavurların söyledikleri ‘Türkey’ yada ‘Türkiya’ tabirlerine mukabil ‘Türkistan’ demeyi biz de becerememişizdir!
Hüseyin Kazım Kadri der ki, ‘Teceddüd ve ıslahat fikir inklabından doğar!’
sana gitme demeyeceğim ama gitme labunya
pek kıymetli arkadaşlara, ama sadece buraya yazan arkadaşlara diğerlerine değil, bir açıklama yapayım. kırıcı olduğuma dair bir şeyler söylendi. iplemedim, kırıcı olmadığımı sadece gördüklerimi yazdığımı en iyi ben biliyorum çünkü. eğleniyorum derken çok ciddiydim. görmemiş, nezaketten habersiz arkadaşlarımın bu yazıdan sonra aslında nasıl da terbiyeli olduklarını gördükçe, duydukça hoşuma gidiyor. hamdolsun diyorum : )
belirtme gereği duymuyordum ama bazı embesil kafalar yazımda hakaret ettiğimi söylüyorlar. bu şekilde bazı maillerde geldi, kim olduğu belirsiz bazı yorumlarda. sadece semra isimli kullanıcıyı onayladım, ne dediğini anlamak için. yazıyı bir daha okudum, büyütecek bir şey olmaması bir yana, hakaret içeren tek bir şeye de rastlamadım. durum tesbitinden öte, dikkat edin tesbitten öte bir şey yoktur. hiç bir kimseye iftirada bulunmuş değilim. kullandığım bazı argoların karşılıkları aşağıda yer almaktadır. incelenirse daha net görülecektir.
şimdi bazı arkadaşlar neden bunlarla uğraşıyorsun diye sitem etti. yazdıklarımda haksız mıyım dediğimde, hayır ama neden uğraşıyorsun diye yineledi. hayır, kimse ile uğraştığım yok. ama gördüğümden bahsetmemi kim engelleyebilir ki? ben böyle bir insanım, rahatsız olana hicret yolu açıktır! burayı terkedebilir, steril ve görmemişlikle dolu hayatlarına devam edebilirler. benim bu konuları yazmamış olmam yada yazdıklarımı sizin okumamış olmanız mevcut embesilliğinizi, lavukluğunuzu, labunyalığınızı saklamayacaktır. ben sadece içten pazarlıklı değil, gördüğünü söyleyen saklamayan birisiyim. etrafınızda bu yaptıklarınızın farkında olduğu halde sesini çıkarmayan arkadaşlarınız olacaktır, onlarla size mutlu bir hayat dilerim. bu halinizle mutlu olduğunuzu zaten söylüyorsunuz.
gazetecilikte ‘odak kayması’ diye bir tabir vardır. mevzunun aslını ıskalayıp tali konular üzerine manşet çıkaran gazeteciye babıalide çok gülerler. arkadaşlarda ben bu gülünçlüğü görüyorum ve eğleniyorum, gülüyorum. ben bir şeyden bahsediyorum, kimse onu yapmadık demiyor. kimse haksızsın demiyor da bir mail de ahmet hakan gibi, dindarları eleştiriyorsun felan diyorlar. şimdi bu saçmalığı açıklmaya gerek var mı bilmiyorum. fakat şunu söylemem lazım. kendimi ahmet hakan değil de oray eğin gibi hissediyorum. oray’ın yazdıklarını beğenmeyen ama yalanlayamayan her kes gibi ‘yalancısın’ yerine ‘eşcinselsin’ diyormuşsunuz gibi geliyor. herkes gibi.
velhasıl, bir sıkıntı varsa aha Arzuhâlci, daha delikanlıyım ben diyorsan aha yazı, altına yorum gir. sansür yok burda küfür etmediğin, kimliğini gizlemediğin sürece. hee bir de yavşak yavşak orda burda bana iftira eden arkadaşlara da hakaretin kralını gösteririm, merak ediyorsa!
TDK der ki,
embesil (sıfat Fransızca imbécile)
1 . Budala, aptal, ahmak.
lavuk (sıfat, argo)
1 . Gereksiz konuşan (kimse).
2 . Önemsiz konular üzerinde fazlaca duran, hareketleri ve sözlerinde meymenet olmayan (kimse).
labunya sözü bulunamadı.
ben de labunya’ya ekşi sözlükten baktım. ilk maddesini alıntılıyorum, 17 madde var, merak eden baksın.
1. karaktersiz, popülist ve en kısa haliyle top insanlar için söylenilen erkek bi kelime.
günah değil mi, yazık değil mi?
bazen bu yazıhane beni çok sıkıyor. ama çoğu zaman sen olmasaydın ben ne yapardım ey yazıhane diyorum. ey yazıhane sen olmasaydın ben ne yapardım. bak bir kere daha dedim, rahatladım. bu kadar embesil bir hayat standardına başka nasıl şahit olabilirdim, nasıl bu kadar kişiliksiz olabilir ilişkiler nereden bilebilirdim.
eğer seni kırdıysam, darıl bana! böyle diyor müslüm gürses. he pardon siz cem adrian tercih edersiniz. pardon.
herşeyin bir zamanı var değil mi? zorlamayla olmuyor, kasınca güzel olmuyor. güzel her zaman olmuyor. bazen cuk oluyor bazen ferraşe. şimdi ben aslında flickr’daki ayak fotoğrafları üzerine bir şey yazmak istiyordum. ama işte keyif meselesi. tam da bu hafta jerfi qazaq keyif dediğin eşekte olur diye bir yazı yazmışken, böyle keyiften bahsetmek hoş olmayacak. olmuyor zaten. ev hanımı olamıyorum mesela. ne kadar kötü. ev hanımı olabilseydim, evi nasıl topladığımdan sonra nasıl yemekler yaptığımdan felan da bahsederdim. hem nargile içiyorum dediğimde, afaroz edilmem gibi olmazdı. görmemişlerden biri olup hazırladığım sofraları, yaptığım yemeklerin fotoğraflarını yayımlayınca alkışlanırdım bile. misafir olduğum evin ikram listesinde ne olduğunu ‘menu’ diye değerlendirip alenen de yazabilirdim. bize bunları ikram ettiler tıka basa yedim derdim. ama ev hanımı olamadım, ayakkabılarımın fotoğraflarını çekemedim. gömleklerimi yıkayamadım. rezilim ben. bunlardan uzun uzun bahsetmek için havamın yerinde olması lazım fafatara. zorlayınca olmuyor, güzel zorla olmuyor. işte. olmuyor.
bak buna da yanarım. bunun yeni bir akım olduğunu söliyorlar. flickr’da gezerken bizim azgın delikanlılar, bakıyorlar yeşil gözlü kapalı, otuziki dişi bir arada maşşallah eksik yok, bakıyolar eli yüzü düzgün. bakıyorlar kız. yemek felan yapıyor. geziyor sonra. entellik de var yani. birkaç cami fotoğrafı var. namaz da kılıyor. yani ne demek, modernizm ile gelenekselliği bir potada eritebilmiş. okullarda okuyor her modern kız gibi, ama muhafazakarlığını kaybetmiyor, mezuniyet fotoğraflarında kafalarının altından ayak parmaklarına kadar olan kısmını fotoğraflıyorlar. namahreme surat gösterilmez midir nedir. neyse, bu tiplere bakıp aha anama gelin olarak götürebileceğim dişi budur mu diyolar nedir. sonra bir de ‘hakkatten taken mısınız yoksa korunma amaçlı mı öyle ayarladınız’ diye mesaj atan, pardon size asılacam ama müsait misiniz diyen tipler var ki. ben onlarla oturup bir de çay içiyorum. Allah affetsin.
ev hanımı olamadığıma dair ne kadar üzülüyorum bilemezsin işte. ama bana biraz zaman ver. şu şaşkınlığım bi geçsin her entel lavuk erkek gibi ben de kitaplığımın fotoğrafını çekeceğim. her entel labunya kız gibi de ayakkabılarımın fotosunu çekeceğim. sonra bir kolaj yapıp üzerine bir de yemek fotoğraflarımı ekleyip flickra koyucam. ama birazcık zaman ver, olur mu? düzelticem kendimi. daha güzel yazıcam bu yazıyı da.
ave mariaaa!
bak, ben senin ağzında laf ıslanmadığını bilmiyor muyum? bilmiyor muyum sana söylediğimi gidip birilerine çatır çatır anlatacaksın. bilmiyor muyum bu anlattıklarının arasında kimler olabileceğini…
bak, eğer bir kişinin yüzüne bir şey söyleme ihtimalin yoksa, en güzel yol ona laf taşıyabilecek birisine çaktırmadan bunları söylemektir. sonra zaten amaç hasıl olur : ) ben kime ne anlatıp ne anlatmayacağımı hamdolsun az çok kestirebiliyorum, hamdolsun : )
dattiridatdat… entel, lümpen tiplemesi
ne zamandır dilimdedir, kuntel. entel desen değil, entellektüel desen hiç değil e lümpen zaten değil. olsam olsam ne olsam diye düşünürdüm. sonuçta herkes karşısındakini bir şekilde kategorileştiriyor. sosyoloji biliminin başımıza açtığı bu beladan incelikle sıyrılmak, madem bir kategori içerisinde olacağım onu da ben seçeyim dedim. entel dantel diye dalga geçen lümpenler için kendime kuntel dedim, iyi de ettim sanırım.
kısık ses!
Berfin geçen, içinden Berfin geçen bir şiir yazsam. ama şiir yazamam ki. şiir yazsam, Berfin uğrasa sessizce…
yusuf miroğlu’na özendiğim yıllar daha gençtim. kuşçu’ya sahip olmakmış benim asıl arzum. ha yusuf ha ismail ne farkeder. bir adam olsun, gözlerine bakamayacak kadar korktuğumda bile, bir sıcak çay uzatıp ‘şarap içmek hoştur ama ayık olmak başkadır başka’ dese.
bir insan eğer sırf benim yüzümden üsküdar’a küsmüşse ve ben bütün saadetimi üsküdar’da yaşıyorsam hala, özür dilerim.
ismail kılıçarslan’ın fayrap’ta üç tane şiiri var. süper. cinnet modern diye bir şey var, süper. aşağıda. diğer iki şiir fayrap’ta! (daha fazla…)
uyudum büyüdüm
bir kahvaltı tabağı yedi yetele! bir kahvaltı tabağına kim fiyat biçebilir ki! “Yemek yemek üzerine ne düşünürsünüz bilmem. Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı” demedi mi Cemal Süreyya!
eskiden nuh tuna vardı, kasım faruk abine çay koştur derdi. heyhat, şimdi ne nuh ne de kasım var. sahi nerdeler?
ben zaten her acının tiryakisi olmuşum…
herşey değişirken bu yazihane hala böyle. bir sürü site değişmiş. bir sürü yeni isim bir sürü yeni tema bir sürü yeni hayal… bir sürü yeni kavram öğrendim. belki de kaçırdığım bir sürü havadis, bir sürü hayal kırıklığı ve belkide yeni doğan çocukların evdeki neşesi…
dünya ne kadar büyük diye sorardım kendi kendime önceden. galileo, ne büyük insanmış diyemedim ama ne ki bu dünya bir çift cümle içerisinde kullanınca adamın kafasını vuruyorlar. dünya şu kadarmış. hatta nil’in dediği gibi çizgi çizgi değilmiş, öyle değilmiş. teknik aksaklıklardan dolayı bu şarkıyı çalamıyorum, siz kendinize benim yerime ısmarlayın bi zahmet.
muhafazakar lafına uyuz oluyorum. birilerinin birbirlerini muhafazakar olarak tanımlamasını da anlamıyorum. hele bunu bir haltmış gibi övünerek söyleyen, muhafazakar bir aileden gelmesi ile prim yapacağını sanan mındık beyinlilere de ayar oluyorum. hele ki bu muhafazakarların taptıkları Allah, cedid yani yeni, yenilenen sıfatına sahipken. ol emri her daim tezahür ederken.
acılarımız acısın!
unutulmaması gereken bir şeyler var. karar verdim, var!
albert bayet en büyük acı, artık acıtmaz olmuş zincirlerin acıdıdır demiş. bu bildiğim zaman bu kadar zor mu dedim. unutmamak yani. her zaman anımsamak zincirlerin bileklerimde olduğunu. çok mu? zincirler orada, zincirler orada, zincirler orada… tekrar ederek de olsa unutmamak, zor mu? asıl acı zincire vurulmak değil belki de evet, zincirin bir süre sonra vucudun tabi bir parçası olduğuna inanmak. bunu böyle, bu kadar basitçe kabul etmek. inanmak, zincirin orada olduğuna inanmak bu kadar zor mu?