Yükleniyor....
Önceki yazı linkleri:

Kategoriler

Kategori 'Değindiri'

sana gitme demeyeceğim ama gitme labunya

pek kıymetli arkadaşlara, ama sadece buraya yazan arkadaşlara diğerlerine değil, bir açıklama yapayım. kırıcı olduğuma dair bir şeyler söylendi. iplemedim, kırıcı olmadığımı sadece gördüklerimi yazdığımı en iyi ben biliyorum çünkü. eğleniyorum derken de çok ciddiydim. görmemiş, nezaketten habersiz arkadaşlarımın bu yazıdan sonra aslında nasıl da terbiyeli olduklarını gördükçe, duydukça hoşuma gidiyor. hamdolsun diyorum : )
devam edelim..

günah değil mi, yazık değil mi?

bazen bu yazıhane beni çok sıkıyor. ama çoğu zaman sen olmasaydın ben ne yapardım ey yazıhane diyorum. ey yazıhane sen olmasaydın ben ne yapardım. bak bir kere daha dedim, rahatladım. bu kadar embesil bir hayat standardına başka nasıl şahit olabilirdim, nasıl bu kadar kişiliksiz olabilir ilişkiler nereden bilebilirdim.

eğer seni kırdıysam, darıl bana! böyle diyor müslüm gürses. he pardon siz cem adrian tercih edersiniz. pardon.
devam edelim..

ave mariaaa!

bak, ben senin ağzında laf ıslanmadığını bilmiyor muyum? bilmiyor muyum sana söylediğimi gidip birilerine çatır çatır anlatacaksın. bilmiyor muyum bu anlattıklarının arasında kimler olabileceğini…

bak, eğer bir kişinin yüzüne bir şey söyleme ihtimalin yoksa, en güzel yol ona laf taşıyabilecek birisine çaktırmadan bunları söylemektir. sonra zaten amaç hasıl olur : ) ben kime ne anlatıp ne anlatmayacağımı hamdolsun az çok kestirebiliyorum, hamdolsun : )

dattiridatdat… entel, lümpen tiplemesi

ne zamandır dilimdedir, kuntel. entel desen değil, entellektüel desen hiç değil e lümpen zaten değil. olsam olsam ne olsam diye düşünürdüm. sonuçta herkes karşısındakini bir şekilde kategorileştiriyor. sosyoloji biliminin başımıza açtığı bu beladan incelikle sıyrılmak, madem bir kategori içerisinde olacağım onu da ben seçeyim dedim. entel dantel diye dalga geçen lümpenler için kendime kuntel dedim, iyi de ettim sanırım.

devam edelim..

kısık ses!

Berfin geçen, içinden Berfin geçen bir şiir yazsam. ama şiir yazamam ki. şiir yazsam, Berfin uğrasa sessizce…

yusuf miroğlu’na özendiğim yıllar daha gençtim. kuşçu’ya sahip olmakmış benim asıl arzum. ha yusuf ha ismail ne farkeder. bir adam olsun, gözlerine bakamayacak kadar korktuğumda bile, bir sıcak çay uzatıp ‘şarap içmek hoştur ama ayık olmak başkadır başka’ dese.

bir insan eğer sırf benim yüzümden üsküdar’a küsmüşse ve ben bütün saadetimi üsküdar’da yaşıyorsam hala, özür dilerim.

ismail kılıçarslan’ın fayrap’ta üç tane şiiri var. süper. cinnet modern diye bir şey var, süper. aşağıda. diğer iki şiir fayrap’ta!  devam edelim..

uyudum büyüdüm

bir kahvaltı tabağı yedi yetele! bir kahvaltı tabağına kim fiyat biçebilir ki! “Yemek yemek üzerine ne düşünürsünüz bilmem. Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı” demedi mi Cemal Süreyya!

eskiden nuh tuna vardı, kasım faruk abine çay koştur derdi. heyhat, şimdi ne nuh ne de kasım var. sahi nerdeler?

devam edelim..

ben zaten her acının tiryakisi olmuşum…

herşey değişirken bu yazihane hala böyle. bir sürü site değişmiş. bir sürü yeni isim bir sürü yeni tema bir sürü yeni hayal… bir sürü yeni kavram öğrendim. belki de kaçırdığım bir sürü havadis, bir sürü hayal kırıklığı ve belkide yeni doğan çocukların evdeki neşesi…

 dünya ne kadar büyük diye sorardım kendi kendime önceden. galileo, ne büyük insanmış diyemedim ama ne ki bu dünya bir çift cümle içerisinde kullanınca adamın kafasını vuruyorlar. dünya şu kadarmış. hatta nil’in dediği gibi çizgi çizgi değilmiş, öyle değilmiş. teknik aksaklıklardan dolayı bu şarkıyı çalamıyorum, siz kendinize benim yerime ısmarlayın bi zahmet.

muhafazakar lafına uyuz oluyorum. birilerinin birbirlerini muhafazakar olarak tanımlamasını da anlamıyorum. hele bunu bir haltmış gibi övünerek söyleyen, muhafazakar bir aileden gelmesi ile prim yapacağını sanan mındık beyinlilere de ayar oluyorum. hele ki bu muhafazakarların taptıkları Allah, cedid yani yeni, yenilenen sıfatına sahipken. ol emri her daim tezahür ederken.

devam edelim..

acılarımız acısın!

unutulmaması gereken bir şeyler var. karar verdim, var!

albert bayet en büyük acı, artık acıtmaz olmuş zincirlerin acıdıdır demiş. bu bildiğim zaman bu kadar zor mu dedim. unutmamak yani. her zaman anımsamak zincirlerin bileklerimde olduğunu. çok mu? zincirler orada, zincirler orada, zincirler orada… tekrar ederek de olsa unutmamak, zor mu? asıl acı zincire vurulmak değil belki de evet, zincirin bir süre sonra vucudun tabi bir parçası olduğuna inanmak. bunu böyle, bu kadar basitçe kabul etmek. inanmak, zincirin orada olduğuna inanmak bu kadar zor mu?

devam edelim..

gel ey seher!

sizin hiç, lanet olsun ne yapmışım ben dediğiniz oldu mu?

benim bi kere oldu, kahroldum…

bazen, oluyor da nasıl bu kadar kötü oluyor onu anlamıyorum. şekerleme nasıl oluyor da bu kadar ekşi tatsız bir hal alıyor. ve neden bir kere şekerlemenin tadını aldığımız için, bir daha aynı tadı alırız belki diye kendimizi avutarak o tatsızlığa katlanıyoruz. halbuki bir şeyin tadı kaçınca, geçmişindeki güzel hatıraları “hatıra” olarak bırakıp o eskiden şekerleme olan şeyi bir kenara bırakamıyoruz… neden ki…

halbuki onun eskisi gibi tatlanmasını beklemektense, gidip yenisini almak en güzeliymiş. hayatta yeni bir şey öğrendiysem o da işte budur. vefa dediğin de hakketten bir semt olmalıdır sadece…

asıl en kötüsü, en kötü olduğunda her şey, seninle beraber bu kötülüğün dedikodusunu yapıp ki bazıları dertleşmek der, oh be dünya varmış dedirtecek olanların, başka işlerinin de olması. belki başkalarına oh be dünya varmış dedirttiğinden sana vakit ayırmamaları…

o halde, madem bütün bunları dile getirecebilecek kadar herşey ortada, bir farkındalık söz konusu… hiç bir şey olmamış gibi yola devam etmek niye? vitrinde yada gizli herhangi bir yerde gördüğün diğer şekerlemeleri “vefa” adı altında görmezden gelmeye devam etmek niye? madem tadın kaçtı, bana da eyvallah o zaman demenin nesi kötü…

o zaman şimdi şartları yeniden gözden geçirelim, ibnelikse ibnelik… benim ağzımın tadı kaçacağına gebersin alayı… o değil de, bi konuşacak sen kaldın yazaaane, ne mutlu bana…

neden?

bazen bazı cümleler birikir bir yerde, düğümlenir yada, her neyse. sonra ağzından çıksa bakarsın hoş değil. çıkmasa da hoş değil. böyle bir durumu anlatır “dilimin ucunda kelimeler”

böyle bir şey işte, hesapsız kitapsız olmanın tersi. bu nasıl bir içten pazarlık halinin olduğunu da gösterir bir bakıma. zaman içinde, ağzıma başka böyle tekerlemelerde takılabilir.

devam edelim..

ÇUBUKLU FORMA

Hizipleş!

Google Gruplar
yazıhane.org grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Destek

ACF loading animated gif