bilmiyorum
bilmiyorum canım bir düşte miyim?
hangi yılın hangi günündeyim?
ve yine bilmiyorum canım ben senin düşündeki miyim?
ya da sen… benimkindeki misin?
bilmiyorum canım bir düşte miyim?
hangi yılın hangi günündeyim?
ve yine bilmiyorum canım ben senin düşündeki miyim?
ya da sen… benimkindeki misin?

sen unuttun
bak ben de unuttum
unuttu herkes
lades!
bu şarkılarda, telaş ta olsun, git gidebilirsen de hatta bilhassa fasulyeden de olsun, alıp beni şehirler arası yollara vuran bir kalp serinliği var. çok uzaktan anlatılan, cesur olduğunu iddia eden ama cesaretin ne olduğunu anlatabilecek bir tek 18 mart şiiri bile ezbere okuyamayan ben, vals ritimlerinin her zaman başımı döndürdüğünü hatta belki de bu şekilde soğuk bir istiklal caddesi akşamı her yerde çalan ‘waltz of the butterfly‘a tav olduğunu farkeden ben, hiç arkama bakmadan çıkmayı planladığım o yoldan çabuk geri döneceğimi biliyorum. eminim.
devam edelim..
sizi ne kadar ilgilendiriyor, bilemem : ) ama sonra vay ben duymadım vay ben bilmiyordum diyenler çıkabilir, üzmeyelim birbirimizi. maksadım bu yani.
cumartesi saat 17′de marmara fm‘de ersin çelik‘in sunduğu ‘ne dersin‘ programına konuk olacağız efendim. ersin bey soracak ben cevabını yapıştıracağım sanırım. böyle anılara yolculuk gibi mi yoksa hadi faruk bize bilmediklerimizi öğret gibi mi format bilemiyorum. hazırlıksız yalın bir halde gidiyorum. web sitesinden de dinlemek mümkünmüş. istanbul için ise frekans 105.2
ulan hep dua ettim, beni de meşhur edecek meşhur arkadaşlarım olsun, web siteleri olsun orlarda roportaj yapsınlar, kitapları olsun imzalayıp bana yollasınlar, tv’lerde ismimi söleseler, radyolarda konuk alsalar vs die. dualarımdan birisi daha kabul oldu, ben de bu çarkın bi parçası oldum.
Allah’ım canım yanıcak mı?

kalk yiğidim, ne diye oyunda oynaştasın.
ilhan mansız’ın beşiktaş’a geldiği yaştasın!
** herkes gibi ben de merak ediyorum, hangi yazılar daha çok ilgi çekiyor, bilmek istiyorum. reyting, traj ya da hit dedikleri ilgi ölçerlerle para kazanan biri olarak, sırf keyif olsun diye yazdığım şu satırları da pazarlama derdinde değilim. fakat insanın başına ya meraktan gelirmiş ya… ne tür yazılar çok okunmuş, hangileri çok yorumlanmış, hangilerine bakılmadan geçilmiş, tek tek araştırdım. ufak bir sayaç incelemesi sonucunda elde ettiğim verilerin her hakkı mahfuzdur. ama çok şaşırdığımı ifade etmeliyim.
** perşembe günü bir dostum masada bana ‘fethi gemuhluoğlu’ gibi olmak istiyorum dedi. ilk defa bu kadar sıcak sarıldım ona, Allah önündeki engelleri kaldırsın. çok sevindim.
devam edelim..
ah ulan rıza, rahmet olsun.
“Bir süredir hasatenede kanser tedavisi görmekte olan ve habis bir tümörden muzdarip olan Yusuf Hayaloğlu’nun durumunun dünden itibaren kronikleştiği ve girdiği komadan kurtulamayarak bu sabah saatlerinde hayata gözlerini yumduğu açıklandı.”
türkiye’nin tek değişik gazetesi sloganıyla bir haftadır reklamları dönen gazete habertürk‘ün ilk sayısı bugün bayilere düştü. mesleki bir merakla koşup aldım tabi.
ilk tepki: hayal kırıklığı
ilk değerlendirmem: israf!
oldu.
hayal kırıklığından başlayayım. nisan 2007′de sabah’a tmsf’nin bir daha el koymasının ardından fatih altaylı ‘çok piss intikam alıcam’ diyip duruyordu. açıkcası ben de heyecanlanıyordum, bu hislerle yeni yapacağı gazeteyi anlattıkça. en bi değişik gazete, matbası böyle süper, sucuklu peynir kokakan sayfalar, bilmem kaç renk kuşeye benzer ilk sayfalar, çok değişik ilan alanları vs vs. sanki bize haber verecek ulasal bir gazete değil de işletm4e giderlerini belediye imkanları üzerine bina eden, ilçenin sorunlarından ziyade zenginlerinin paralarıyla ilgilenen adi bir yerel gazeteden bahsediyordu. sonra, evet sonra acayip transferler dedikoduya açıldı. ahmet hakan at başı gidiyordu, emin çölşan’a ramak kalmıştı falan. az bir şey heyecanlanır gibi olduysak da bu bize yetmedi. o sırada müthiş transfer haberleri gelmeye başladı. ’sabah’ın istihbaratından üç deneyimli muhabirin habertürkle anlaşmasının ardından şimdi de ekonomi servisi müdürleriyle beraber topluca ciner grubuna geçti’ gibi bilgiler düştü medya dedikodu sitelerine. vay dedim, bu sabah hakikaten türkiye’nin gazetesiymiş. ülkemiz gibi biz içten gavurlar dışardan ye ye bitiremedik bu hazineyi. vatan batıramadı, belki habertürk sarsar dedim içimden. gün geldi çattı, reklamlar dönmeye, herkeslerden farklı olduklarını, değişik bir gazete yaptıklarını söylemeye başladılar.
sagopa‘yı pek severiz. ailemizin sanatçısı deriz. eşi kolera hanımabla bizim için ekmek arası nutella yapan karşı komşunun ufak kızıdır. felan yani. ama dün beyaz show’da sago’nun konuşmalarını izledikten sonra bir süreliğine ahmet kaya’ya geri dönüyorum: nerden baksan tutarsız / nerden baksan ahmakca!
Önce sen. Hadi diyelim, önce sen. Bir hikaye olsun, hayatın anlamını değil sıradanlaşmış hafızaların dokunduğu yalın gerçekleri, o gerçeklerin üzerindeki örtüyü, söylemeye utandığım ne varsa her şeyi anlatsın, ama önce sen!
Anlamsız değil korkular, yarım kalması bundan değil, hiç değil. Zaman zaman güzel zaman zaman baş belası, değil. Hani tam şurada, boğazında düğümlenen tarif edemediğin cevapta ve hızla açıp işini tükettiğin mektuplarda. Bitmek bilmeyen, inandığın değerlere meydan okuyan mektuplar. Her şey bitse de peşimi bırakmayan mektuplar?
Ama önce sen.
Orada gözlerinin ferine can veren ne varsa bırak onu ve konuş,
önce sen konuş.

günler günlerin ardından, seni unutmak mecburiyetindeyim
seni sevmeler cumhuriyetinde,
senin dulluğun, benim kulluğum
kafiye olsun diye değil…