Aralık 25th, 2010 / imre
bugünlerde senin çok sevdiğin, beraber aldığımız kahverengi kazağımı giyiyorum. yokluğunun üşüteceğini bilirmiş gibi daha çok ısıtıyor… biliyorum, o da herkes gibi iyi niyetli.
kimi çok çalış, kafan meşgul olursa derdini unutursun diyor. kimi tebdil-i mekânda ferahlık vardır evden taşın diyor. kimi eşyalarını vermemi söylüyor baktıkça yaramı deşmesin diye. daha böyle bir sürü şey… herkesin kendince çözümleri var, evet hepsi beni düşündüğünden söylüyor bunları.
hiçbiri derman değil bunların, hepsi birer aldatmaca…bir aldatmaca başka bir aldatmacadan daha iyi olabilir mi? bırakın ben dilediğimi seçeyim aralarından.
benim içim yanarken dışım üşüyor, ne sevgili kazağım ısıtabilir beni ne de içimi soğutacak bir serinlik var. bugün evimizde senin eşyalarına bakarak ayakta durabiliyorsam benim için en iyisi bu. bugün böyle aldatabiliyorum kendimi, yarın kimin umurunda…
zaman dertle yaşamayı öğretiyor da derman olmuyor. kavuşmaktan başka derman yok, ben bunu kabul ettim, siz de edin de uğraştırmayın artık beni. sen de kabul et koca, kazaklarıma da “ben yokken karıcık üşür, onu iyi ısıtın” diye tembih etmeyi bırak! Sen de mi bilmiyorsun beni ancak sen ısıtırsın…
Aralık 10th, 2010 / imre
sanma ki seni özleyemeyecek kadar yorgunum, sadece yazamayacak kadar…
Ekim 29th, 2010 / imre
Bugün gelinliğimle damatlığın dolabımızdaki üçüncü yıllarını kutlarlarken ben buradayım, hala onların içine girip giremeyeceğimizi öğrenecekken sen yoksun.
Ölümün aşkı ölümsüz kıldığını öğrenirken ben buradayım, evliliğin aşkı 3 senede öldürüp öldürmediğini öğrenecekken sen yoksun.
Acıların insanı büyütüp büyütmediğini öğrenirken ben buradayım, ’sen hala çocuksun’ dediğin kişinin belki de çocuğunu büyütebileceği bir zamanda sen yoksun.
Islak toprağına kasımpatılar ekerken ben buradayım, bunca seneden sonra papatya ile kasımpatıyı ayırt edebilip edemediğini öğrenecekken sen yoksun.
Sensizliği öğrenirken ben buradayım, sen-ben defterinin nasıl kapatılacağını öğrenecekken sen yoksun.
Rüzgarla yağmur yarış yaparken ben buradayım, kötü havalarda başımı omzuna gömüp siper etmemi seven sen yoksun.
***
Evliliğimizin 3. yıldönümü bugün. Bu üç yılın yarısını seninle yarısını sensiz geçirdim. Eşitlik sağlandı, bundan sonra zaman aleyhimize işliyor. Hiç olmazsa berabere bitseydi maç, bitseydi özlem…
take this waltz that dies in my arms
take this waltz, it’s been dying for years
28 ekim ?10
Ekim 10th, 2010 / imre
2001 yılıydı, erkan oğurun bir ömürlük misafir albümünü yeni almıştım. parçaları dinlerken sıra mamoş ağıtına geldi ve 1 hafta sıra hep onda kaldı, albümde mamoştan sonra gelen parçaları ancak 1 hafta sonra dinleyebildim… o zamanlar “mamoş palton tutayım mı, hayrın için satayım mı?” sorusuna cevap vermek kolaydı…
2008 yılı bir kış akşamı, seninle ilk kez erkan oğur konserine gitmiştik. mamoşu dinlerken bu kez eşlik etmedim, dua ettim… karanlığa saklayıp dolan gözlerimi, sana baktım: acaba paltonu ne yapmamı isterdin?
2010 yılı, kışa çalan bir akşam yine bir erkan oğur konseri ama sensiz bu defa… affetmiyor erkan baba mamoşu söylüyor yine. sevdiğine yakılan bir ağıt; buna eşlik etmeyeceksem neye edeceğim? mamoşu her dinlediğimde olduğu gibi sana zorla aldırdığım gri kırçıllı paltonu giymiş bakıyorsun bana. sana sormaya hiç cesaret edemedim. gri kırçıllı palton hala asılı dolapta…
Bir de dersim dört dağ içinde var… bir gün hastanede bana “evlenirken elin elimde ola kapı kapı dilenek diyerek çok mu büyük konuştuk acaba, bundan mı bütün bunlar?” diye sormuştun… şimdi ben de durup durup neden bu 2 türküyü çok sevdiğimi soruyorum kendime. ne ölüm ne ayrılık acısı yaşamamış biri neden bu kadar sever bu türküleri? kaderimizin önceden farkında olan bir yanımız mı var, yoksa çok dinledik çok söyledik diye mi benzedi kaderimiz? Oysa dinlerken hiç aklıma gelmezdi bir gün eşyalarını saklamakla hayretmek arasında karar vermem gerekeceği. Sen gidersen gönlümün viran olacağı kesindi ama gül benzinin solacağını, ellerimizin ayrılacağını hiç düşünmemiştim…
Şimdilerde senin sevdiğin türkülerden mektebin bacalarını söylüyorum belki bu da gerçekleşir diye:
Ya benim muradım ver ya beni öldür Allah…
Ekim 8th, 2010 / imre
Yanına rüzgarı almış, gökyüzünü griye boyamış yağıyor yağmur olanca şiddetiyle. Şimdi insan göğe baktığında bu griliği görüyor sadece, sanıyor ki gökyüzü gri olmuş. Oysa biz göremesek de bu bulutların arkasında masmavi bir gökyüzü var şuan. İşte insan tam olarak bu; şer’in arkasındaki hayr’ı görmekten aciz mahluk!
Mavi gökyüzünün varlığının farkında olabilenlere ne mutlu…
Eylül 24th, 2010 / imre
Senden sonra her şey aynı kalsın istemiştim aslında… Belki biraz uzun ama geçici bir ayrılık olarak görmek daha kolay kılıyor her şeyi. Şimdi eve gelsen “hande siyah kazağımı nereye kaldırdın?” ya da “şu rafta bir kitabım vardı, nereye gitti o?” diye sormana gerek olmasın istedim. Evimiz için durum hala böyle, ama sensiz ilk defa büyük bir adım attım.
Biliyorum sen de çok istiyordun bunu yapmamı, ben istediğim halde cesaret edemezken, hep bahaneler öne sürerken sen, kararlı olup yapmamı istemiştin. Allah işte; beklenmedik bir anda bir kapı açtı önüme, olacağına pek de inanmadan, bir anlık heyecanla düşünmeden ilk adımı atmış bulundum. Diğer adımlarda hep seni aradım, senin bana söyleyeceklerini kendime söylemeye çalıştım, vazgeçmek üzereyken bana ne kadar kızacağını düşündüm, çok denediğin halde sen bile kendime güvenmemi sağlayamamıştın, ben de yapamadım ama başarırsam senin ne kadar mutlu olacağını düşünerek yine de denedim. Ve sen haklı çıktın; başardım…
Bugünü görmeni ve en çok da senin sevincine şahit olmayı isterdim. Sevinçler, heyecanlar, bayramlar hep buruk sensizken… Bir yanım sevinirken bir yanım bu geç kalmışlığa üzülüyor. Ve şimdi daha iyi fark ediyorum sen yokken her şeyin aynı kalmasını sağlayamayacağımı… Özenle tasniflediğimiz kitaplar hala aynı yerlerinde belki, formaların gardıroptaki çekmecede hala ama ben farklı şeyler yapıyor olacağım.
Çok eğlenecektin sen de olsaydın. Sabahları seni uyurken bırakıp erkenden işe gitmem gerekmeyecekti, beraber uyanıp kahvaltı yapabilecektik mesela. Akşamları eve gelip sana anlatabileceğim yeni insanlar, yeni hikayeler ve biraz da yeni dedikodular olacaktı. Sana yeni elemanlar gönderecektim.
Şükürsüzlük gibi olmasın (hamdolsun halimize) bu, ilk kar düşerken İstanbul’a birbirimizi aramamız gibi bir şey…
Varlığınla olamasan da dualarınla yanımda ol bu yeni yolda. Bir de başarımın şerefine rüyamda bir selam çak olmaz mı?
Eylül 3rd, 2010 / İktibas
sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları
ölmek daha kolaydır sevmekten
bundandır işte benim yaşama katlanmam
sevgilim
-louis aragon-
Ağustos 26th, 2010 / imre
Sana bir şeyler anlatmak istiyorum bugün. “Şuan kesinlikle sigara içmem gerekirdi”den başlamak istiyorum. Sonra aklıma gelen kelimeleri yazayım diyorum “karmakarışık”tan başka kelime bulamıyorum.
Bugün bırakıp mücadele etmeyi koy vereyim diyorum neden ya da neyle mücadele ettiğimi bilmediğimi fark ediyorum. Teslim olmak ne demek diye soruyorum sonra; ellerimi başımın üzerine kaldırmam şart mı?
“Güçlüsün, güçlüsün, güçlüsün…” tamam öyleyim, öyle bilin. Lakin bir söz, bir rüyayla dağılacaksa, engel olamayacaksam neden yeniden ve yeniden ve yeniden toparlamaya uğraşıyorum?
İnsanın istediklerini elde edememesi sadece kötüdür. Ne istediğini bilmediği için istediğini asla elde edemeyeceğini bilmek ve yine de tanımsız bir isteği sürdürmek ise felaket…
Sana bir şeyler anlatmak istiyorum bugün. Ne istediğimi mesela anlatabilmek istiyorum. Ama ya tanım yapma yeteneğim geçici felce tutuldu ya da bunların gerçekten tanımı yok.
Kuşlar mesela, kanat çırpsın istiyorum sürekli ama kafesteler ve uçamayacaklar. Kafesi açamayınca eziyet etmeyeyim diye durun kanat çırpmayın diyorum. Onları hapseden ben miyim?
Maviyi bir tek gökyüzünde seviyorum, üstünde de pamuk gibi bulutlar olsun istiyorum. İlla gri bulutlar gelecekmiş, rahmetmiş, yağacakmış? Peki diyorum peki, yağsınlar.
Sana çok şeyler anlatmak istiyorum, seni gülümsetecek şeyler. Belki o zaman kızmazdın bana. Bulamıyorum ne olur kızma…
Bugün değil her zaman sen de bana bir şeyler anlat istiyorum. Bak, kızıyor muyum ben hiç sana?
Ağustos 13th, 2010 / imre
Sonbahara gelirdi o zaman Ramazanlar. Serin eserdi de rüzgarlar üşünürdü açlıkla. Ezanla birlikte beyaz yanaklar başlardı kızarmaya. Isınanlar serin rüzgara karşı bir sigara yakardı da rehavetlerini üşütmeye kalkarlardı. Aynı anda ama fark edilmeden terk edilirdi sonra kalabalık davetler. Farklı güzergahlardan gidilirdi de Veznecilerde kesişirdi yollar…
İftardan sonra bir çay içsen zor yetişilirdi son Üsküdar vapuruna. Birbirini yeni bulanlar acele içemezlerdi de çaylarını kaçırırlardı vapuru. Karaköy’e gidilirdi mecburen. Karanlık sokaklarda kaybolma numarasına aldanılırdı, güven güzeldi çünkü, hayret vericiydi…
Karaköy iskelesinin sallanmasına bir kez daha şaşırılır ve ilk şaşkınlık anlatılırken binilirdi vapura. Vapurda soğuk da olsa mutlaka dışarı oturulurdu. Martı ve dalga sesine en iyi uyum sağlayacak müzik seçilir dinlenirdi. Bilinmezdi ama çok önceden hesaplanmış olurdu. Üsküdara yaklaşırken vapur, başlamadan biten bir şeyin burukluğu yaşanılır, vardır bir hayır denilirdi de çoktan başladığı fark edilmezdi. Yaşanılır ama adı konulmazdı, yaşadık dense kırılırdı. Oyun oynanırdı sanki de yaşamışız denir şaşırılırdı. Ramazanın bereketiydi bize bağışlanan denilirdi.
Her daim taze kalan bir şeyin en taze halini düşünün şimdi; işte biz her ramazan ilk iftarı onunla açarız, birlikte açarız…
Ve Ey Ramazan yeniden hoş geldin. Bize bağışladığın bereketi kaybetmedik ve bildik ki her daim taze kalmak zamanın ve mekanın etkilerinden korunmaktır. Farklı zaman ve mekanlarda olsak da işte bu yüzden hala ilk iftarımızı beraber açıyoruz…
Ve Ey Oruç, tut bizi. Haydi gözyaşlarımızı da tut…
Ağustos 6th, 2010 / imre
Bazen uzaklaşıyoruz, ben ne yapacağımı bilemiyorum. Duramıyorum. Hareketin sürekliliğiyse bir yere kadar. Durduğumda geriye dönüp bakmaya korkuyorum, ya mesafe açılmışsa…
Bazen kolumdan tutup durduruyorsun; işte buradayım…Böyle bir mutluluğu bilmezler. Kaçacak bir yer bulmaksa her zaman mümkün değil. Bir de gitmesen ya da gitmesem daha kolay olmaz mı her şey? Ne kadar zor olursa olsun yürünmüş bir yoldur geçmiş. Teslim olamıyorsan önünü göremediğin bir yolda yürümekten ya da bulanık bir suya dalmaktan yeğdir durmak ve geçtiğin yollara bakmak.
Kal ki olmasın başkası.
Kal ki olmasın fazlası.
Kal ki olmasın faydasızlar.
Kal ki olmasın olamayacaklar.
Bilmiyorum sen misin yol alan ben miyim. Ama ne olur ben gelene dek vazgeçme tut beni. Geldiğimde zaten ben bırakmam…