N. Marmara’dan mektup var!
Tanrı?nın sözlüğü…
Uzun bir süre oldu mektup yazmayalı. Ne sana, ne kendime, ne de meçhule. Hayatımı Ganalı gibi altınlarını İspanyol tüccara kırmızı şal yerine ?çok pahaya? satan kurak dünyanın karaderilisi gibi yaşıyorum. Doğaya, yıldıza, nehire, yağmura ve de insanlara şaşırarak geçiriyorum. Dünya beni, ben dünyayı eğlendiriyoruz. Borges?in hikayelerinden fırlamış yarım akıllı, yarı vahşi ve yarı çıplak. Ancak bütün yarımlarım bir araya gelince tam olabiliyorum. Tam veya yarım olduğundan, hatta olup olmadığından emin olmadığım tek şey kalbim.
Bu aralar sadece sigara ve alköl kullanan yazarları okuyorum. Boğulmanı daha güzel anlatıyorlar çünkü. Bence Lacan haklı be güzelim. ?Boşlukla varlık aynı safta değildir?. Ve ?Bir olayın varlığı, aynı safta yokoluş değil midir??; değildir.
Sefaleti doğuran eksiklik. Sadece, ama sadece eksik olanlar ve eksik kalanlar bedenlerini dedi-koduyla doldurmağa heveslenirler. Kutsal kitaplar, insanla hayvan arasında evrimi sözle kurar.
İnternet meleklerimin çoğu öldü. Bende, gökyüzünde kendime ?msn? açtım. Dostlarım yıldızlar… Her yıldız bir ruhun parlaması. Her gece onlara konuşurum, onları konuştururum. Sadece, insan her şeyi eksiksiz ve dürüst anlatmada özürlü.
Bazen Dost?u özlüyorum. Geçmiş yıllandıkça daha çabuk çarpıyor insanı.
Trafalgar, benim görmek istediğim meydan. General Nilson?unun 100. Savaşı. Kolsuz, bacaksız, gözsüz komutan. Savaşmak ve zafer için pek sağlıklı olmak şart değilmiş meğer. Hem boşlukla, hem de varlıkla aynı safta duran tek şey yaşamın ta kendisi.
İnsan, ancak mutluluktan dağılır…
Bahar geldi, Muğan Bozkırı?nda kır çiçekleri açmış. Doğa insandan daha ahlaklı. Isındıkça kapanıyor. Hazar kalp gibi çırpınıyor. Yaşam arı kovanı gibi, kaynıyor. Eminim, İstanbul şimdi erguvan kokuyor. Öğrencilik yıllarımı hatırlıyorum da. Talimhane?den Bağlarbaşı?na, yani evden kütüphaneye kadar boğaz boyunca erguvanlar arasında yürürdüm. Kütüphanede topladıklarımı bu yolda hazmederdim. Ben yalnız yürürdüm, ama sanırım bir ordu gibiydim. Sağımda solumda, önümde arkamda bir sürü düşünür kütüphane raflarına kurulmuş kulübelerinden çıkıp bana eşlik ediyorlar sanki.
Yolumun üzerine sarkan meyveleri ısırmadan da edemezdim. Sabah evden çıktığımda kağıt mendilin arasına tuz koyardım. Sonra topladığım erikleri kütüphanenin avlusunda tuza banıp yerdim. Yaaa, benim elimden kimler erik yememiş?… İbn Rüşt mü, Gazzali mi, Kant mı, Derrida mı?… Kaç kişi, bücur Kant?ın omuzlarına çıkarak erik koparmış? Hiçççççç… Kendi içinde çoğalan bir dünya. Hep yalnız, hep tenha.
Küçükken ahırın önünde oturup, ellerimle gezegeni kucaklamış gibi kafamı avuçlardım. Dünya ahırdan daha berbat kokuyor. Dünyayı köylü gibi yaşamak. Dünyayı köyde yaşamak…
Ben cenneti devasa bir kütüphaneye benzetirim. Tüm eserlerin, kaynakların bulunduğu kütüphane. Düşünebiliyor musun? Gökyüzünde yıldızları seğreder gibi kitaplara bakacaksın. Sadace bakmayacak, açıp koklayacaksında. Hep Venüsü?ü koklamak istemez miydik? İnsan, kar gibi hayalin kucağında eriyor…
Ben de bu kütüphaneye girecek miyim? Bunun için Tanrı?nın sözlüğündeki ?n_marmara? maddesine bakmalı…
n_marmara
nisan,008